Guraba Mecmuası

Ne Mutlu Gariblere

Thursday
Mar 11th

Guraba Mecmuası haberler
  • Play
  • Previous
  • Next
1/9
 

Ğurabâ

بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Ümmetin câhilleri veya dünyâ perestleri bu mes'elede de, iki bâtıl arasında helâk olmaktadırlar. Kimileri toptan bir şekilde her hâlükârda ‘kâfir olur’ demekle ifrât, kimileri de ‘hiçbir şekilde olmaz’ demekle tefrît belâsına mübtelâ olmaktadırlar.

Halbuki Allah celle celâlühû’nun hükümleri, kanunları ile hükmetmemek dört şekilde olur:

Birincisi: Bu işi mübâh kabûl etmeden, günâhını kabûllenerek, hafîfe ve alaya almadan veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt ve ya alternatif bir hüküm/kanun vaz’ etmeden. Burada günahkâr olur; kâfir olmaz.

İkincisi: Bu işi mübâh kabûl ederek, günâhını kabûllenmeyerek, hafîfe ve alaya alarak veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt veya alternatif bir hüküm, kanun va’zederek. Burada kâfir olur.

Üçüncüsü: Allah celle celâlü hû’nun hükmünün naslarda açıkça bulunmaması veya bulunan nassların sübûtunda yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd seviyesinde ilim sâhibi olmayanın Allah’ın hükümleriyle hükmetmemesi. Burada, yukarıdaki maddenin günahının aşağısında da olsa günâha girilir.

Dördüncüsü: Allah celle celâlühû’nun hükmü/kanunu nasslarda açıkça bulunmaması veya bulunan nassların sübûtunda yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd mertebesinde ilim sâhibi olanların ictihâd edip yanılması sûretiyle Allah'ın hükümleriyle hükmetmemesi. Bu takdîrde müctehid ne küfre, ne de günaha girer; aksine sevâb bile alır.

İmam Nesefî, Medârik’inde şöyle demiştir:

[1]“İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ, Allah celle celâlühû’nun hükümleriyle, onları inkâr ederek hükmetmeyen kâfir, inkâr etmeden hükmetmeyen de zâlim ve fâsıktır, İbnu Mes’ûd da bu hitâb Yehûdîleri de başkalarını da içine almaktâdır, demişlerdir.”

KÜFÜR SİSTEMİNDE İŞE GİRMEK, VAZÎFE ALMAK CÂİZ MİDİR, KÜFÜR MÜ DÜR?

Bu husûsta da yukarıdaki manzaranın aynısı ile karşılaşmaktayız.

Oysa bu da dört çeşit olur:

Birincisi: Girilen iş küfür işi ise; yapılacak işlerde veya konuşulacak sözlerde küfür varsa. Falanca kâfirin küfür ilkelerini övmek, kat’î olarak dînden olan şeyleri yermek gibi. Bu takdîrde, şu küfür sözler veya işler, ya münâkaşasız kat’î küfürdürler, ya da küfür olup olmadıkları müctehidlerce tartışmalıdır. Kat'î küfür iseler, böyle bir işe giren elbette küfre girmiş olur. Tartışmalı ise küfründen korkulur. Böyle bir kimse küfürle suçlanmaz ise de küfre girmek ihtimâliyle korkutulur.

İkincisi: Girilen iş harâm bir iş ise. Bir kadının başını açarak veya açmadan erkeklerin arasında veya bir kişinin şarab fabrikasında, yâhud heykel atölyesinde çalışması gibi. Bu takdîrde şu günah ya tartışmasız kat’î bir günahdır veya değildir. Tartışmasız değilse, kat’î ise böyle bir işe giren onu günah saymazsa kâfir olur; günah sayarak işe girerse sadece günahkâr olur. Tartışmalı bir günah ise, ister günah kabûl ederek, isterse etmeyerek işe girerse, sadece günahkâr olur. Ancak günah saymamasının günâhı, diğerinden daha büyüktür.

Üçüncüsü: Girilen iş mübâh bir iş ise. Odunculuk, demircilik ve kömürcülük gibi.Bu takdîrde o işe girmekle mücâvir başka haramlar işleniyorsa bu işe girmek de harâm dır. Bu harâm kat’î bir harâmsa ve iş mübâh sayılıyorsa yine küfre girilir. Mübâh sayılmıyorsa, sadece günahkâr olunur. İslâmî Şahsiyyete leke gelip gelmediği de mes’elenin hükmünde tesiri olur.

Dördüncüsü: Yapılan iş meşrû bir iş ise ve gayri meşrû’ işlere bulaşılmıyor ise, bu işe girmek ne küfürdür, ne de haramdır. Girip girmemenin hangisinin evlâ olduğu tartışmalıdır. Bu işe girmekte Ümmet’in zararının olup olmaması ve ya maslahatının bulunup bulunmaması her halde mes’elenin hükmü nü değiştirecektir. Başka meşrû’ ol mayan işlere bulaşılıyorsa, mes'ele yukarıdaki maddelere döner.

Allâme Cessâs Ahkâmu’l-Kur’ân’ında, Müslümanlara zâlimlerin, kâfirlerin, fâsıkların ne imâm ne kadı ve ne de bir başka âmir olamayacağını anlattıktan sonra, Kadı Şureyh gibi Tâbiîn’in büyüklerinin “en fâcir”, “en zâlim” ve “en kâfir” kim selerden kadılık gibi vazîfeler almasını câiz görüyor ve şöyle diyor:

Kâdı, tek başına âdil bir kimse ise, ve zâlim bir devlet reîsinden kâdılık aldıysa, hükümleri geçerli ve mahkemeleri sahîhtir. Onların, yani imâmların -fâsıklar ve zâlimler olmalarına rağmen- arkalarında namaz kılmak câizdir. Bu sahîh bir mezhebdir. Bunda, O’nun (İmam Ebû Hanîfe’nin) mezhebinin, “fâsık olan bir kimsenin devlet reîsi olmasını câiz görmek” demek olduğuna delâlet yoktur. Bu böyledir, çünki kâdı âdil olursa sadece hükümleri yerine getirme imkânı ve zâlim devlet reîsinin zorla dayattığı hükümlerini kabûl etmekten kaçınma kudreti ve gücü sebebiyle kâdı olur. Bu husûsta kâdıyı o vazîfeye getiren kimseye bakılmaz. Çünki onu o vazîfeye getiren, diğer yardımcıları mesâbesindedir. Kâdının yardımcılarının âdil kimseler olması şartı yoktur. Baksana, bir belde ahâlisinin sultânları olmasa, içlerinden âdil bir adamı kâdı ta'yîn etmekte söz birliği etseler ve verdiği hükümleri kabûl etmekten sakınan kimselere karşı onun yardımcıları olsalar, o kâdının her ne kadar imâm yâhud sultân tarafından velâyeti bulunmasa da hükümleri geçerli olur. İşte bu esâsa dayalı olarak, kâdı Şureyh ve Tabiîn’in kâdıları Benû Umeyye tara fından verilen kâdılık vazîfelerini üst lenmişlerdir. Şureyh Haccac günle rinde Kûfe’de kâdı idi. Ne Arablarda, ne de Mervan ailesi içerisinde Abdülmelik’ten daha zâlim, daha kâfir ve daha fâcir hiç kimse yoktu. Onun vâlileri arasında da Haccac’ dan daha kâfir, daha zâlim ve daha fâcir hiç kimse yoktu…[2]

Zafer Ahmed et-Tânevî, İ’lâu’s-Sünen’in “bir mü’minin kâfirin işin de çalışması câiz midir, değilmidir?” bahsinde şöyle demektedir:

“Bu bâbın hadîsi,[3]bir müslümanın kâfire işçilik yapmasının câizliğini göstermektedir. İmâm Buhârî bunun için Sahîh’inde şu sözüyle bir başlık atmıştır:

“Dâru’l-Harb’de, bir Müslüman, müşrik bir kimseye işçilik yapabilir mi”?

Buhârî, burada, Habbab’ın hadîsini getirmiştir ki, o zaman müşrik olan Âs İbnu Vâil’in işinde çalışan bir müslümandı ve Mekke’de idi. Mekkede o zaman Dâru’l-Harb idi. Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem bu nu gördü ve (i'tirâz etmeden) takrîr buyurdu.

İmâm Buhârî, bununla beraber kesin hüküm vermedi. Çünki bu cevazın zarûret kaydıyla kayıdlanma ihtimâli vardı. Yâhud da bu cevaz müşriklerle harb etmek ve bağları koparmak emrinden evvel olabilirdi veya müslümanların kendilerini zelîl kılmamaları emrinden önceydi. [Belki de metne koyduğumuz bu bâbın hadîsi, Onun şartına göre olmadığından dolayı, ona göre sahîh değildi; veyâhud, müşriklerle Ehl-İ Kitâb arasındaki bir fark olduğu kanâtin de idi...]

Mühelleb şöyle demiştir:

Ehli ilim bunu mekrûh görmüştür. Ancak iki şarta bağlı olarak zarûretten dolayı yapılması bundan müstesnâdır. Bu iki şarttan birisi, yaptığı işin Müslümanlara helâl olan bir iş olması, diğeri de zararı Müslümanlara dönecek bir şey üzerine ona yardımcı olmamasıdır.

İbnu’l-Münir şöyle demiştir:

Mezheblerin görüşü, sanatkârların kendi dükkanlarında, zımmîlere iş yapmasının câizliği üzerinde karar kılmıştır. Bu, zilletten sayılmamıştır. Ama zımmînin evinde ona hizmet etmesi, veyâhud da ona tabi olma yoluyla çalışması böyle değil dir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir. Fethu'l-Bârî’den nakil son bul du. [4](İ’lâ’dan Nakil Bitti.)

Bir zaman önce kimileri tavuktan veya balıktan da kurban kesilebileceğini söyleyerek sirk tabloları çizmiş, ama buna gülünüp geçilmişti. Şimdilerde de bir başkası, iki yaşından küçük olan büyükbaş hayvandan da kurban kesilebileceğini iddiâ edebilmektedir; ancak belli ki kimilerince ciddiye alınmaktâdır. Ön ceki zavallının ictihâd ehliyyeti olma dığından, berikinin ise eski müctehidlerin tamamını çöpe fırlatacak kadar kavî bir “müctehid”(!) olduğundan zâhir ki, birilerince ciddiye alınabilmektedir. İşi gücü dînin altını oymak olan şu densizlere artık “yeteeer… kes şu şaklabanlığı!..” diyebilecek, kâfî miktarda dînî salâbeti ve îmân hamiyyeti olanlar tükenmiş olmalı ki, kimseden ses bile çıkmamaktadır!...

[5]manın yanında dört mezhebin de dışındaydı ve müteahhir icmâ’ ile şâz hâle düşmüş olmakla mu’teber değildi.[6] ve anlayamadıkları bir Ebû Dâvûd ile Nesâî’nin rivâyetine dayandırılan bu fetvâ, nasslara ters oOysa, Atâ ve Evzâî’ye nisbet edilen

Çok yanıyla fâiz muâmelesi şâibesi taşıyan veya yüzde yüze yakın bir ihtimâl ile başkalarının fâiz muâmelesine yardımcı olmak cinâyeti bulunan kredi kartı ile yapılan alış verişler sanki câizmiş gibi, onunla kurban da alınabileceği saçma fetvâsı verilmekte… Ne yazık ki, sâhibsiz bırakılan şu dîn, çoluk çocuğun oyuncağı hâline getirildi. Konuştukları hezeyân mertebesini bile aşmayan müctehidlerle (!) bu dînin başı iyice dertte…

Kurban kesmek, kişinin, belki en kıymetli varlığı olan çocuğunu Allah’ın emrine fedâ etmenin bir sem bolü.. O aslınde zavallı bir hayvanı değil, yavruyu kesmek demektir. Allah celle celâlühû içün en küçük fedâklardan bile uzak duranların böyle bir ulvî ma'nâyı çarçur etmek sahtekârlığını sergilemekten başka ne yaptıklarını zannederler?!.. Bir yanda böylesi hazîn tablo…

Öte yanda da, ehl-i küfrün enderûnlarında beyinleri tahrib edilen ve yürekleri zehirlenen bir nesil… Âlim pozlarında insanları kandırmak ve dinlerini tahrib etmek vazifesi ile vazîfelendirilen kimselerin tehlikesi ne yazık ki müslümanlar tarafından yeterince anlaşılamamıştır. Günbe gün kan kaybeden sahîh İslâm anlayışı, şunların cinayetiyle -Müslümanların çoğuna nisbetle- sona doğru yaklaşmaktadır. Mes’ûliyetsiz bir şekilde İslâm namına söylenen zehirli sözler hiçbir mü'minin umurun da bile değil... İslâm âlimlerine rahat bir şekilde iftirâlar edilebilmekte ve hakâretler yapılabilmektedir. Buna rağmen kimsenin kılı bile kıpırdamamaktadır!.. انا لله وانا اليه راجعون

وَصَلَّى الله عَلَى نَبِيِّنَا وَ عَلَى اَلِهِ و سَلَّمَ تَسْلِيمًا كلما ذكره الذاكرون و غفل عن ذكره الغالون وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمِينَ

Dipnotlar.

[1] Tefsîr-i Nesefî, Medârik (1/289), Edâ Neşriyyât.

[2] Ebû Bekir el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân (81-82)

[3] Hazreti Ali radıyellâhu anhu’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bir defasında şiddetli bir şekilde acıkmıştım. Çıktım Medîne avâlisinde iş arıyordum. Bir kadınla karşı karşıya geldim. Sıkı toprak toplamıştı. Onun su istediğini zannettim. Ona vardım. Her bir kova için bir hurmasına onunla kesin sözleştim. Onaltı büyük kova sarkıttım. Tâ ki ellerim sertleşmişti. Sonra suya vardım ve ondan içtim. Sonra kadına vardım. Ona bana hurma vermesi için iki elimi uzattım. Bana on altı hurma saydı. Nebî sallellâhu aleyhi ve sel lem’e vardım ve ona bundan haber verdim. O da hurmalardan benimle beraber yedi.”

Bunu Ahmed İbnu Hanbel rivâyet etmiş, Hâfız İbnu Hacer’de isnâdının güzel olduğunu söylemiştir.

Bunu, İbnu Seken’in sahîh bulduğu bir senedle İbnu Mâce de rivâyet etmiştir. Neylü’l-Evtâr (5-170) Bunu İbnu Mâce Ebû Hureyre hadîsinden de rivâyet etmiştir, lâkin o Ensâr dan bir adamın kıssası idı ki, Resûlül lah sallellâhu aleyhi ve sellem’in yü zünde açlık eseri görmüştü de arama ya çıkmıştı. Bir de bakmıştı ki Yehû dî’nin birisi hurma sulamaktadır. Her bir kovası bir hurmaya olmak üzere onunla anlaşmıştı. İki sa’ (hurma tuta cak kadar) kadar su çekmişti. Onları Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’e gö türdü. Hadîs(in nakletmeyi murâd ettiği miz kısmı) kısaltılarak son buldu.. Senedinde Abdullah İbnu Saîd İbni Ebî Saîd el-Makbûri vardır ki, o met rûk bir râvîdir. [İ’lâu’s-Sünen:16/198-199]

[4] Et-Tânevî, İ’lâu’s-Sünen (16/198-199)

[5] İ’lâu’s-Sünen (7/247)

[6] İ’lâu’s-Sünen (17/244-253)

Allahın Hükümleri, Yani Kanunları İle Hükmetmeyen Kafir Olur mu, Olmaz mı.?
Çarşamba, 30 Aralık 2009
Ğurabâ | Naşir'den بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ Ümmetin câhilleri veya dünyâ perestleri bu mes'elede de, iki bâtıl arasında helâk olmaktadırlar. Kimileri toptan bir şekilde her hâlükârda ‘kâfir olur’ demekle ifrât, kimileri de ‘hiçbir şekilde olmaz’ demekle tefrît belâsına mübtelâ olmaktadırlar. Halbuki Allah celle celâlühû’nun hükümleri, kanunları ile hükmetmemek dört şekilde olur: Birincisi: Bu işi mübâh kabûl etmeden, günâhını kabûllenerek, hafîfe ve alaya almadan veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt ve ya alternatif bir hüküm/kanun vaz’ etmeden. Burada günahkâr olur; kâfir olmaz. İkincisi: Bu işi mübâh kabûl ederek, günâhını kabûllenmeyerek, hafîfe ve alaya alarak veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt veya alternatif bir hüküm, kanun va’zederek. Burada kâfir olur. Üçüncüsü: Allah celle celâlü hû’nun hükmünün naslarda açıkça bulunmaması veya bulunan nassların sübûtunda yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd seviyesinde ilim sâhibi olmayanın Allah’ın hükümleriyle hükmetmemesi. Burada, yukarıdaki maddenin günahının aşağısında da olsa günâha girilir. Dördüncüsü: Allah celle celâlühû’nun hükmü/kanunu nasslarda açıkça bulunmaması veya bulunan nassların sübûtunda yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd mertebesinde ilim sâhibi olanların ictihâd edip yanılması sûretiyle Allah'ın hükümleriyle hükmetmemesi. Bu takdîrde müctehid ne küfre, ne de günaha girer; aksine sevâb bile alır. İmam Nesefî, Medârik’inde şöyle demiştir: [1]“İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ, Allah celle celâlühû’nun hükümleriyle, onları inkâr ederek hükmetmeyen kâfir, inkâr etmeden hükmetmeyen de zâlim ve fâsıktır, İbnu Mes’ûd da bu hitâb Yehûdîleri de başkalarını da içine almaktâdır, demişlerdir.”... Devamını oku...
Zamanımızın Edebsiz Ham Haricilerinin İddia Ettikleri Gibi Hatm-i Hacegan Hakikaten Bir Bid’at mıdı
Perşembe, 31 Aralık 2009
Hüseyin Avni اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه و صحبه اَجْمَعِينَ Bundan Sonra… Aslında böyle bir suâli sormak bile başlı başına bir cahillik, edebsizlik ve terbiyesizliktir. Çünkü Hatm-i Hâcegân, her yanıyla münâkaşasız bir şekilde meşrû’ ve mesnûndur ve üstelik en nezîh bir mü’minler topluluğunun âdetidir. Ancak biz, böylesi bir suâli, sadece cevâbını vermek maksadıyla -büyüklerimizin affına sığınarak- ağzımıza almak zorunda kaldık. Allah celle celâlühû’ya sığınarak ve tevfîkı sadece O’ndan bekleyerek şöyle diyoruz: Hatm-i Hâcegân’da birkaç unsur vardır ki, evvelâ, Kitâb ve Sünnet ışığında bunların iyice açıklık kazanması îcâb eder: ----------------------------------------------- Birincisi: Hatm-i Hâcegân’da Zikirler vardır. ----------------------------------------------- Hatm-i Hâcegân, baştan sona zikirlerden ibâret olup, bunların tamâmı Kur’ân ve Sünnet’ten alınmadır. İstiğfâr, fâtihâ sûresi, salavât, inşirâh ve ihlâs sûreleri, Yûnus aleyhisselâm’ın tesbîhi, besmele, havkale, esmâ-i hüsnâdan olan bazı isimler, hasbunellâh, (ارحمنا)/irhamnâ… Bunların hepsi, hem âyetlerde hem de hadîslerde... Devamını oku...
Hayrettin Karaman'dan Bir Dîn Tahrîfi ve Saptırması Daha
Salı, 01 Aralık 2009
Ubeydullah Ademoğlu Besmele hamdele, salât ve selâmdan sonra... Sayın Hayrettin Karaman’ın (kendi ilim hayâtına göre eski olsa da gerçek ictihâdlara nisbetle) yepyeni bir ictihâdı daha… Daha doğrusu, bir ‘dîn ile oynaması’ daha… Sözlerini -imlâ ve cümle hatalarına varıncaya kadar- hiçbir değiştirme yapmadan kelimesi kelimesine naklederek ibret nazarlarınıza arz edeceğiz… Aslında yazısının tamâmını aktarmaya lüzûm yok idiyse de, bu nakli, sık sık yapageldiği ‘sözümü tahrîf ettiniz, bana iftira attınız’ gibi muğâlata ve kandırmacalarına meydan vermemek içün yaptık. Bir de ‘cevâb’ başlığı altında serdedeceğimiz bir takım kısa mülâhazalarımızla O’nun İslâm ile nasıl oynayabildiğini göstereceğiz: Yabancı Kadınlarla Tokalaşmak Karaman: ‘Hayrettin Karaman kadınlarla tokalaşmak helaldir demiş.’ Bir vâiz benim hakkımda bu cümleyi söylüyor, arkasından da ‘benim yamulduğumu, inhiraf ettiğimi’ekleyerek atıp tutuyor. (Bu vaaz internette, video kaydı olarak dolaşıyor.) Cevâb: Sayın Karaman’ın sözünü ettiği kişinin kim olduğunu, ifâdelerinin tamâmını ve nasıl olduğunu bilmiyoruz…[1] Ancak O’nun kaynak verirken âlimlerden yaptığı nakillerde dehşetli tahrîfler yaptığına çok kere şâhid olduğumuz içün bu nakline de güvenmiyoruz. Her şeye rağmen şâyet buradaki nakli doğruysa, ‘internette, video kaydı olarak dolaşan’ ifâdelerde bir eksiklik bir de hatâ var: Eksiklik: O’nun ‘helâldir’ sözü sınırsız olmayıp ‘şehvet duymama’ şartıyla(!) sınırlandırılmış iken burada mutlak gibi gösterilmiştir. Hata: ‘Yamulmak’ ve ‘inhirâf etmek’, önceden ‘istikâmet üzere olmak’tan haber verir. Oysa bu –bildiğimiz kadarıyla- çok büyük bir hatâdır; O, işin başından beri böyleydi; sonradan yamulmadı ve inhirâf etmedi... Burada O’na haksızlık... Devamını oku...
Cezlü’l-Kelâm fî Azli’l-İmâm Yâhud Zâlim ve Fâsık Devlet Reîsine İsyân Etmek ve Onu Azletmek Câiz Değil midir?
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Cezlü’l-Kelâm fî Azli’l-İmâm Yâhud Zâlim ve Fâsık Devlet Reîsine İsyân Etmek ve Onu Azletmek Câiz Değil midir? Eşref Ali et-TÂNEVÎ [Cezlü’l-Kelâm fî Azli’l-İmâm][1] Suâl: Bazı hadîsleri zikredeceğim ve çelişkiyi kaldıracak şekilde aralarını cem etmenizi zâtınızdan rica edeceğim. Birinci Hadîs: Ubâde İbnu’s-Sâmit radıyellâhu anhu’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’e, zorlukta, kolaylıkta, hoşa giden ve gitmeyen mes'elelerde (emîri) dinlemek, (ona) itâat etmek ve onu kendimize tercîh etmek, işi sâhibine karşı tartışma mevzuu yapmamak, nerede olursak olalım Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından korkmayarak hakkı söylemek üzere bey’at ettik.” Başka bir rivâyette; “İşi, ehliyle tartışmamamız husûsunda (Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem ile bey’atleştik), ‘ancak, sizin için Allah katında kendisinde bürhân bulunan açık bir küfür görmeniz müstesnâdır’”[2] denilmektedir. İkinci Hadîs: Avf İbnu Mâlik el Eşcaî radıyellâhu anhu’dan, Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Devlet reîslerinizin en hayırlıları o kimselerdir ki, siz onları seversiniz, onlar sizi sever, siz onların cenaze namazını kılarsınız, onlarda sizin cenaze namazınızı kılar. Devlet reîslerinizin en şerlileri o kimselerdir ki, siz onlara buğz edersiniz, onlar da size buğz eder, siz onlara lâ'net edersiniz, onlar da size lâ'net eder.” Avf İbnu Mâlik şöyle dedi: “Ya Resûlellah sallellâhu aleyhi ve sellem o zaman onlara yaptığımız bey’atı atalım dedik; (O da) hayır buyurdu. İçinizde namazı dosdoğru kıldıkları müddetçe hayır. Hey! Sizden kimin başına bir vâli ta'yîn edilirse ve onu Allah'ın isyân kabûl ettiği şeylerden birini yapar halde görürse, Allah'a yaptığı isyânı çirkin görsün, (isyân olmayan noktalarda) ona itâat etmekten elini çekmesin.”[3] Üçüncü Hadîs: Ebû Zerr radıyellâhu anhu’dan Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Kim cemaattan bir karış ayrılırsa, boynundan İslâm tasmasını çıkarmış demektir.”[4] Dördüncü Hadîs: Urfece radıyellâhu anhu’dan Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Fesadlar ve fesadlar olacaktır. Kim, birlik içinde olmasına rağmen bu ümmetin işini parçalamak isterse, kim olursa olsun onu kılıçla öldürün.”[5] Beşinci Hadîs: Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. “Sizden, kim bir münkeri görürse onu eliyle değiştirsin, şâyet (buna) gücü yetmezse, o zaman diliyle (değiştirsin), şâyet buna da gücü yetmezse kalbiyle (ona buğz etmekle değiştirilmesinin sebeblerini hazırlasın)… Bu da îmânın en zayıfıdır.[6] Hadîslerin tamamı Mişkât’tâ mevcûddur. Üçüncüsü Kitâb ve Sünnete Tutunmak bâbında, sonuncusu Emru bi’l-Ma'rûf bâbında, kalanları da İmâret ve Kadâ... Devamını oku...
Ümmeti, Putperestliğin Da’vetçilerinden Sakındırmak
Perşembe, 31 Aralık 2009
Muhammed Zâhidü’l Kevserî Beni, ne şeytânın boynuzunun doğduğu yerdeki şu âlim olmadığı halde âlimlik taslayan kişinin yerden bitmesi, ne Müseyleme ile olan bağı, ne peşinden gidilen (müctehid) imâmlardan -Allah celle celâlühû onlardan râzı olsun- birinin tâbi’lerinden olduğunu göstererek Ezher’liler arasında gizlenmesi, ne de perdesi yırtılıp işi ortaya çıktıktan sonra, İslâm’ın bağlandığı son yerin şerefini korumak için Ezher-i şerîften tard edilmesi ve kovulması ile alâkalı olan işi üzmemektedir. Çünki bunlar, üzerinde perde olmayan âşikâr işlerdir. Hatta bunları, bu memleketin ve sâir mıntıkaların ahâlisinin çoğu bilmektedir. Beni ve gayreti çok olan her Müslümanı, sadece ve sadece, onun gibi birisinin, ‘Selef-i Sâlihîn’in mezhebine da’vet etmek’ manzarası ile Müslümanların umûmundan temiz kalbli kimselerin arasında gözükmesi ve onların arasında öldürücü zehirini Sünnet ismiyle yayıp da, memleketin ve İslâm’ın ismini kötüye çıkarması üzmektedir. İşte bu yüzden, şu yanında olmayan ile iftihâr eden[1] birikmiş kum yığınını (Kasîmî’yi), Müslümanların arasında fesâd yaymaya bırakmayacak ve en sağlam bir iple, putperestlikte tamamlanan inancını gizlemek için, bahsimizin mevzû'unu, onunla alâkası olmayan boş serseriliklere genişletmesine müsaade etmeyeceğiz. Aksine, her ne zaman kurtulmaya teşebbüs ederse, onu kulağından tutacak, da’vet etmiş olduğu açık sapıklık mevzû'una çevirecek ve sadece da’veti etrâfında konuşmaya onu mecbûr bırakacağız. Sen, ey Ümmeti alenen ve âşikâr olarak cemâatinin sadece bir ay önce bastığı, imâmın olan Dârimî’nin[2] kitâbındaki ve Ahmed İbnu Hanbel’in oğlu Abdullah’ın kitâbı olduğunu ikrâr ettiğiniz “Kitâbu’s-Sünne”deki(akîde)lere çağıran da’vetçi!.. Ben seni, tevbe edene, hakka dönene ve bu iki kitâbdaki putperestlik desîselerin-den ve dinden çıkaran açık küfürden uzak olduğunu ortaya koyuncaya kadar, bu iki kitâbda bulunan câhillikler ve ahmak putperestliklerle Müslümanları kandırmaya bırakmayacağım. Ben, geçmiş bir makâlemde, üzerlerine hiçbir ta’lik[3] yapmadan Dârimî’nin kitâbındaki küfür sözlerinden bir tomar zikretmiştim. Bugün ise onlardan teker teker bahsedeceğim. Tâ ki, sözün sırası zikri geçen Kitâbu’s-Sünne’dekilere gelsin. O zaman inşâellah cumhûrun ikna olmasına kadar konuşacağım. Yardımcılarının mecmû'asında meydan okuduğun makâlende, Dârimî’nin bu kitâbında bulunanları mahza[4] Sünnet’ten... Devamını oku...
Kasîmî’nin Bugünkü Yiğitlenmesi Etrâfında
Pazartesi, 04 Ocak 2010
  Muhammed Zâhidü’l-Kevserî rahimehullâh Bugün, sâhibinin ‘Nebevî Yol’ diye isimlendirdiği bir mecmû'ada, on yaprakta yazılan bir makâle gördüm. Bu küçük yirmi sayfadan ibâret olan mecmû'anın on sayfasıdır ki, her bir ayda bu mecmû'a bunları basmaktadır. Onda, yazarı Kasîmî, Mecelletü’l-İslâmi’l-Ğarrâ isimli mecmû'aya, -tam bir yiğitlenmeyle- çeşit çeşit hakâretler yöneltmektedir. Onlar, İslâm dînine hizmet etmek, Sahîh Sünnet nâhiyesi ve cemâatini müdâfaa için sıyırdıkları bileylenmiş kalemleri olan yazarlardır. Onlar, o kimselerdir ki, yeryüzünün değişik mıntıkalarındaki Müslümanların gönüllerinde, torbasında hakaretlerden başka bir şey bulunmayan kimselerin sözlerinin zarar vermesinden rütbe olarak daha yüksektir. Şu yazarlar topluluğu öyle kimselerdir ki, kalemleri haktan dönenleri doğruya irşâd etmek yolunda hikmet akıtır. Zannetmem ki, onlar, şu makâlenin yazarı (Kasîmî) gibi bir kimsenin seviyesine inip, onunla karşılıklı atışacak ve övünecek şekilde boş yere oyalanır ve vakit kaybederler. Ancak, şu içindeki (pis putperestlik inançlarıyla) dolu olan ve onu sızdıran kimseye kendimi tanıtmak murâd eder ve Kevserî’nin, Kasîmî gibi birisinin dişlerinin yemeye güç yetiremeyeceği acı bir meyve olduğunu öğretmemde hiçbir beis yoktur. Şübhesiz ki, yakın ve uzak her kimse, Kevserî’nin hayatını ve cihâdını iyi tanımaktadır. Onun gibi birisini tezkiye etmek, Kasîmî gibi cidden sonradan olma ve yapmacık bir yiğitlik ortaya koyan kimseye düşmez. Şu, herhangi bir münâsebet olmadan mezheb taassubuyla beraber yaymayı sevdiği milliyetçilik naralarıdır. Bu nara, resûllerin mührü salavâtüllâhi ve selâmuhû aleyhi(efendimiz hazretleri)nin üzerine bastığı ve câhiliyye naralarından iki ayağı altına aldığı şeylerin içine koyduğu bir naradan başka bir şey değildir. Sonra, bu mağrûr kişi dilediği zaman Kevserî’den olan nasîbini (O’ndan neler alabileceğini) tecrübe edebilir. Şu uzun makâlesindeki Sünnet iddiâsına gelince… Müslümanların cumhûrunun, haklarında hükmünü vererek mahkûm ettiği, da’vet etmekte olduğu ve tecsîm mezhebini ihyâ etmek için bir topluluğun bir kısmını bastığı ve yeniden yaymakta olduğu kitâblar onu yalanlamaktadır. ‘İçinde Sünnet’i bulunduruyor’ düşüncesiyle kuvvetli bir yiğitlikle da’vet ettiği kitâblardan biri ve hulâsâsı olan, “Ensâru’s-Sünne” diye isimlendirdikleri matbaalarında yeni basılan Dârimî’nin[1] kitâbıdır. Nefislerinin (Sünnet’e) sokuşturmalarının rezilliğini ve Müslümanların akîdelerini bozmak için yaptıkları işlerin kepâzeliğini ortaya koymak, da’vetlerinin yönünü bilmeyenlerin bilmesi, Müslümanların umûmunun ve husûsunun katında -eğip bükmeden- kimin İslâm’ın düşmanı, kimin de İslâm’ın dostu olduğunun açığa çıkması ve gidişâtlarının apaçık bir şekilde ortaya çıkması için burada Kasîmî ve benzerlerinin yanında, onun makâlesinde açıkça da ifâde ettiği gibi râzı olunan şu kitâbda bulunan sözlerden numûneler ortaya koyacağım. Bu nümûnelerden bir tanesi Dârimî’nin Kitâbı’nın dördüncü sayfasındadır: “Bişr (el-Merîsî), ‘Bir’inin …yani Allah sübhânehû ve teâlâ’nın mekânını’ bilmeden tevhîde nasıl yol bulsun” Bu Allah teâlâ’ya bir mekân yakıştırmasıdır. Yirminci sayfada şöyle denilmektedir: “… Hayy ve Kayyûm (olan Allah sübhânehû ve teâlâ) dilediğini yapar, dilediği zaman hareket eder, dilediği zaman iner ve yükselir; dilediği zaman da (ellerini) çeker ve uzatır, kalkar ve oturur. Çünki diriyle ölü arasındaki alâmet hareket etmektir. Her bir diri mutlaka hareket eder. Her ölü çaresiz... Devamını oku...
İmâm Ebû Hanîfe’nin Îmân Tarifi ve Büyük Günah Sahiblerinin Durumları Hakkındaki Görüşü
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Muhammed Önder. İmâm Ebû Hanîfe’nin Îmân Tarifi ve Büyük Günah Sahiblerinin Durumları Hakkındaki Görüşü Îmânın tanımı ve bu tanımın delillerini bilmek, Akâid ilmini sağlıklı olarak algılamak ve Ehl-i Sünnet olarak hayata bakabilmek için çok önemlidir. Günümüzde bazı Hanbeli mezhebi mensupları ve Akâid ilmini hazmetmemiş bazı Hanefî mezhebi müntesibleri hatalı mü’minleri günahları sebebiyle tekfir etmektedirler. Onlara göre; Namazı terk etmek, müslümana silah çekmek, Allah’ın kanunlarıyla hükmetmemek,[1] İslâmî olmayan bir yönetimde devlet görevi almak küfürdür[2] ve bu görüş Ehl-i Sünnet’in görüşüdür. Kanaatimizce bu nisbet bu genellemeyle hatalıdır. Günah sahibi günahı işlemeyi helal kabul etmediği müddetçe dinden çıkmaz. Tekfirde genel bir kural olarak; Bilmek[3], Kasdetmek[4] ve helal kabul etmek[5] nitelikleri oluşmadıkça bir mü’mini tekfirden uzak durmak gerekir.[6] Her mü’min îmân ve küfür konularında îmânı küfürden ayırd edebilecek seviyede bir meleke kesb etmek durumundadır. Îmân tanımı ve îmân-amel ilişkisi hakkındaki görüş ve delilleri ayrıntılarıyla öğrenmek; büyük günah sahiplerinin hükmünü kritik etme yeteneğini okuyuculara kazandıracaktır. Bu makalede İmâm Ebû Hanîfe’nin anlatımı ve delillendirme-leriyle bu konuları ele aldık[7]. Tevfîk ve hidâyet... Devamını oku...
Allah, Sıfatlarından Kullarına Vermez mi? ve "Allah'ın Tecellî Etmesi" Ne Demektir?
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Abdurrahman Güzel اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ Bundan sonra… Bazı câhil ve sapıklar, Evliyâullah’a/Allah dostlarına düşmanlık yapayım derlerken, ilim yanıyla tam ma'nâsıyla ecvef/boş olduklarını da ele verir ve sergilerler, maskara olurlar. Kur’ân, Sünnet, Fıkıh, Akîde, Lisân, Mantık ve muhâkeme noktalarındaki cehâlet ve yayalıklarını teşhîr ederler. Bir misâl… Bakınız bir ilim, idrâk ve hidâyet fakîri bu husûsda ne diyor? İddia: Bazı tasavvuf kitâblarında daha da ileri gidilerek Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının Şeyhte gözüktüğü ifâde edilmektedir. Bu nasıl kabûl edilebilir? Bu durum sizde de var, siz de aynı iddiaları tekrarlayıp duruyorsunuz. Ama bu çirkinliği daha fazla uzatmak istemiyorum.[1] Cevâb: Kişi, birçok şeye düşman olabilirse de, bilhassa bilmediği şeyin çoğu kez azılı bir düşmanıdır; söylenilen sözü anlamaktan âciz olmasının yanında bir de sormamakta ısrârlı olur ve şizofrenik rahatsızlar gibi kafayı bellediği noktaya mıhlarsa, iş böyle içinden çıkılmaz hâl alır. Oysa, şu sözün sâhiblerine ne demek istedikleri? sorulsa, belki de yorulma hiç vâkı' olmayacaktır. Lâkin bunun da ön şartı, hakkı aramak ve ard niyyetli olmamaktır. Bunlar bulunmayınca da sorma ihtiyâcı duyulmuyor. Evet, Allah celle celâlühû bazı sıfatlarından sadece insanlara değil, bütün varlıklara belli şekil ve nisbetlerle verir. Mevzû’ İle Alâkalı Âyetlerın Bir Kısmı (Birinci Âyet): "Ve ben O'na (Âdem'e), rûhumdan üfledim."[2] Şu âyeti nasıl anlayacağız?... "Rûhundan", ya'nî "hayâtından" vermesi ne demektir?[3] “Allah celle celâlühû'nun O'na ‘rûhundan’ üflemesi, O’nda ‘hâyâtı yaratması’/O'na ‘hayât’dan vermesi demektir.”[4] Müfessirlerin, ‘rûhun Allah celle celâlühû'ya izâfe edilmesi, 'Allah’ın rûhu' denilmesi, 'Allah'ın devesi' sözünde olduğu gibi, şu 'rûh'a şeref kazandırmak içindir,’ demeleri, 'üfleme'nin 'hayât verme' şeklindeki te'vîl edilmesinden sonra yapılan ikinci bir te'vîldir. Oysa, "Allah celle celâlühû 'O'na hayâtımdan hayât verdim', demeyi murâd ediyor" demek, âyetin zâhir ma'nâsına daha yakındır. Şöyle bir ma'nâlandırma, ileride getireceğimiz İmâm Buhârî'nin Sahîh'indeki rivâyetine ve diğer hadîs rivâyetlerine de münâsib düşmektedir. Allah celle celâlühû şöyle buyurdu: (İkinci Âyet): “Ve o'(insan)’ı semî’ ve basîr yaptık) buyuruyor. [5] Hâlbuki Allah Teâlâ, başka bir... Devamını oku...
Fakihlerin (ض) Harfi Hakkında Söylediklerinden Bir Kısmı*
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Muhammed Nemr İbnü Bekr İbni Ahmed Hammâd en-Nablûsî Tercüme Eden:Molla Ismail Mağnisâvî اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ * وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ (Bundan sonra… Bu mevzû’da bir takım görüşler vardır. Zamânımızda bilhassa Şâfiî âlimlerinin çoğu, namazlarında fâti-hada Dad harfi yerine zâ/zı harfine benzer veya yakın bir harf telaffuz edenlerin namazlarının sahîh olmadığını söylemektedirler. Aşağıda, sadece bu mesele hakkında yazılan bir kitâbın bir kısmından yapacağımız bir tercüme ile inşâellah dört mezhebin bu husûstaki görüşlerini aktaracak ve meseleye açıklık getirmeye çalışacağız:) -------------------------------------------------------- Birinci Mezheb=İmam Şafiî’nin Mezhebi -------------------------------------------------------- İmâm Nevevî rahimehullah, ‘el-Minhâc’da ‘namazın nasıl kılınacağı’ babında (şöyle) dedi: “Şayet namaz kılan, (ض) harfi yerine (ظ) harfini okusa, en doğru olan görüşe göre sahih olmaz.” Er-Ramlî ve el-Hatîb (Şirbînî), ‘yani o kelimeyi (böyle) okumak sahih olmaz’ dediler. Bu (sahîh değildir hükmü), böyle okumak, mananın farklı olmasıyla namaz’ı değiştirdiği içindir. Çünkü “ض”/dad harfi, (helal, batıl, unutma, bilerek veya bilmeyerek yoldan çıkmak manasına gelen) (ضلال)/dalâl mas-darından gelir. “ظ”/zâ ise, gündüz bir şeyi yaptığı zaman, ظل يفعل كذا,ظلولا (sözlerinden) gelir. Diğer harflere kıyâs ile de böyledir.[1] [İkinci] (“esahh”ın karşıtı olan “sahîh” görüşde ise,) insanların çoğuna (ض) ile (ظ) arasını ayırmak zor olduğu için sahihdir. Bu hilaf/ anlaşmazlık (“en doğru olan, böyle bir kıraat sahih değildir,” mukabil olan sahih olan kavle göre ise, ‘insanların çoğu bu ik harfin aralarını ayıramayacağı için sahihdir’ şeklindeki zıd görüş, şu iki harfin arasını) ayırmağa gücü yettiği halde istemeyerek ayırmayan veya öğrenmesi mümkin olduğu halde öğrenmeyip (ayırmadan) aciz kalan içindir. (Ancak) öğrenmekten aciz olana bu okuyuş kesinlikle yeter. (Çünki) o ümmîdir. Gücü yetip de kasden ayırmayana gelince. İtimâd edilen görüşe göre kesinlikle yetmez. (Nevevî’nin Sözü Bitti.) Şebramlusî, (Nevevî’nin) ‘öğrenmeye kadir olana kesinlikle yetmez’ sözü üzerine şöyle dedi: ‘Hattâ İbni Hacer’in de dediği gibi kasden ve bilerek böyle yaparsa namazı bozulur.’ Sonra da şöyle söyledi: Menhec üzerine yazılan İbni Kâsım, Remlî’den (namazın) bozulmayacağını nakletti. (Bitti) Burada (bozulmaz görüşünde) zorluğu gidermek vardır. Buğyetü’l-Müsterşidîn’in ‘namazın rükünleri’ babında şöyle yazılmıştır: Şayet (namaz kılan), fatiha-ı şeriflerde “ض” yerine “ظ” harfini okusa, esah/en doğru olan fetvada namazı bozulur. Esah’ın/en sahîh’in mukabili taklid edilmesi caiz olan kuvvetli bir görüştür. O da, ‘ “ض ile ظ arasını ayırmak zor olduğu için (namaz) bozulmaz’(fetvası)dır. Fahruddîn er-Razî’nin Tefsir’inde şöyle denilmiştir: (ض) harfi ile (ظ) harfleri birbirine benzediği için (ض)’ı (ظ) harfine çevirerek okumak caizdir. Bu ise avamdan yükü hafifletir ve onlara zorlamanın olmamasını gerektirir. (Bitti.) Şayet, (ض) harfini (ظ)/dan başka bir harfe çevirse, Ramlî ve Hatîb’in de dediği gibi, kesinlikle sahih olmaz. Fahruddîn Râzi birinci cüz (اعوذ با الله من الشيطان الرجيم)‘in tefsirinde şöyle dedi: Bize göre seçilen görüş, (ض) harfinin (ظ) harfiyle karışmasının namazı bozmayacağıdır. Buna, ikisinin arasında ciddî bir benzerliğin bulunması ve aralarını ayırmanın da zor olması delâlet etmektedir. (O halde), ikisinin arasının ayırma teklifinin (zorunluluğunun) düşünülmesi gerekir. Benzerliğin açıklanması ise, bir takım yönlerledir: Birinci Vecih/Yön: İkisi de mechûre harflerdendirler. İkinci Vecih/Yön: İkisi de rıhve harflerindendirler. Üçüncü Vecih/Yön: İkisi de İtbâk harflerindendirler. Dördüncü Vecih/Yön: Her ne kadar (ظ)’nın çıkış yeri dil ucuyla üst ön dişlerin ucu arasından, (ض)’ın mahreci ise, dilin kökünün yanıyla onu takip eden azı dişler ise de, (ض)’ın yumuşaklığından dolayı inbisât açıklık hasıl olur. Bu sebeple (ض)’ın mahreci (ظ) mahrecine yaklaşır. Beşinci Vecih/Yön: “ض” harfini söylemek Arablara mahsustur. Aleyhissalâtü vesellâm Efendimiz “ben en iyi (ض) okuyanım’ buyurdu. Anlattığımız yönlerle sabit oldu ki, (ض) ile (ظ) arasında benzerlik çoktur ve (aralarını) ayırmak da zordur. Bu böyle olunca, biz de şöyle diyoruz: Eğer (ض) ile (ظ) aralarını ayırmak mutlaka göz önünde bulundurulmuş olsaydı, elbette ki Resûlül-lâh ve Sahabe zamanı’nda ve hassaten Acemler İslam’a girince bu istenirdi. Böyle bir istek bulunmayınca, kesinlikle bilmiş olduk ki, Mü’minlere (ض)” ile (ظ)’nın) arasını ayırmak yükünü yüklemek yerinde değildir. (Bitti.) ----------------------------------------------- ;İkinci Mezheb=Ebû Hanîfe’nin Mezhebi ----------------------------------------------- Fetâvâ-ı Hindiyye’nin birinci cild, okuyucu hataları hakkında olan beşinci fasl’ında (şöyle) dedi: Namaz kılan bir harf yerine başka bir harf okusa ve (bu okuyuş) manayı değiştirmese, (ان المسلمين) yerine (ان المسلمون) ve (إن الظالمين) yerine (الظالمون إن) gibi okusa, bu onun namazını bozmaz. Eğer manayı değiştirirse ve (ط) ile (ص) harfleri gibi iki harfin arasını meşakkatsiz ayırmak da mümkin ise ve (الصالحات) yerine (الطالحات) okusa, namazı herkese göre bozulur. Lâkin (ض) ile (ظ), (ص) ile (س) ve (ط) ile (ت) gibi iki harfin arasını ayırmak ancak meşakkatle mümkin ise, (bu hususta) âlimler ihtilaf ettiler: Onların çoğu ‘onun namazı bozulmaz’ dediler. Fetavâ-ı Kâdıhân’da böyle söylenmiştir. Meşâyıhın çoğu da böyle fetva verdiler. Kadı İmam Ebu’l-Hasen ve Kadı İmam Ebû Âsım, eğer ‘kasden böyle yaparsa namazı bozulur; diline böyle geldi veya ayırmayı bilmiyorsa, namazı bozulmaz’ dediler. Sözlerin âdl/doğru olanı ve seçilen görüş de budur. Kerderî’nin el-Vecîz’inde böyle yazılmıştır. Kim de bazı harfleri güzel yapamıyorsa, mazur sayılmaz; çalışması gerekir. (Bitti.) Kemâl İbnü’l-Humâm, Fethu’l-Kadîr’in birinci cildinin kıraat babında (şöyle) dedi: (ص) ile (ط) gibi İki harfin arasını ayırmak meşakkatsiz ise, namaz kılan, (الصالحات) yerine (الطالحات) okusa namazı bozulur. Eğer bu ayırmak, (ظ) ile (ض), (ص) ile (س) ve (ط) ile (ت) aralarını ayırmak gibi zorlukla oluyor ise, denilmiştir ki bozulur. Âlimlerin çoğu da bozulmaz dediler. (Bitti.) Demek istiyor ki, (iki harfden birini) diğeriyle değiştirirse bozulmaz. İbnü Abidin de ‘okuyanın yanlışlıkları’ bahsinde bunun gibisini fazlasıyla nakletti. İstersen oraya muracaât et. Mar’aşî şöyle dedi: (ض) yerine (ط) okuyanın da namazı bozulur. Çünki aralarında benzerlik olmadığı için ayırmakta zorluk yoktur. Nitekim bunu Molla Aliyyül Karî’den naklettik. (Bitti.) Rûhu’l-Beyan Tefsiri’nde (وما هو علي الغيب بضنين) ayeti celilesinin tefsirinde şöyle denilmiştir: Kurân okuyanın (ض) ile (ظ) harflerinin çıkış yerlerini mutlaka bilmesi lazımdır. Çünki, (ض)’ın mahreci dil kökünün yan tarafından ve sağdan veya soldan onu (dilin yan tarafından) takib eden azı dişleri(nin arasından)dır. (ظ)’nın mahreci ise dil ucuyla üst ön dişlerin dipleridir. Şayet, Namaz kılan iki harften (ض) ile (ظ) birini diğerinin yerine koysa (ne olur?) dense, Biz şöyle deriz: ‘El-Muhîtu’l-Burhânî’de şöyle denilmiştir: (ض) yerine (ظ) okusa, veya aksine olsa (“ظ” yerine “ض” okusa) kıyas namazının bozulmuş olmasıdır. Âlimlerin çoğunun görüşü budur. Âlimlerimiz, insanların çoğu, husûsan Arab olmayanlar hakkındaki zarûrettten dolayı ‘namazın bozmayacağı’na hükmettiler. Çünki Arab olmayanların çoğu, iki harfin arasını, ayıramazlar; ayırsalar bile, yanlış ayırırlar. (Bitti.) --------------------------------------------- ;Üçüncü Mezheb=İmâm Mâlik’in Mezhebi --------------------------------------------- Eş-Şeyh Ebu’l-Berakât Seyidî Ahmed Ed-Derdîr, Muhtasaru’l-Halîl üzerine yazmış olduğu Şerhu’l-Kebîr’inde, ‘cemaatla namaz kılmanın hükmü’ faslında (şöyle) dedi:   [(ض)ile (ظ)’nın] veya (ص) ile (س), yâhud da (ذ) ile (ز) [arasını ayırmayan(imâm)a] uyanın namazı, mutlak olarak bozulur mu, veya, namazı kıldıranın namazı sahîh olur mu? Onun kendi namazı, -o (bu harfleri) bilerek karıştırmadıkça- her hâl ve kârda sahihdir ve i’timâd edilen görüş de budur. (Bu husûslarda imâmlarımız arasında) [anlaşmazlık (vardır).] Muhtasaru’l-Halîl metnindeki) naklin açığı, bazı şârihler(in şerhlerin)de olanın aksine hiçbir kayıdla kayıdlı olmamasıdır. Evet, bu (hüküm) kasıdlı olmayan hakkındadır. Nitekim bu, musannif(Halîl)’in (Muhtasar’ındaki) ‘ayırmayan’ sözünden de anlaşılmaktadır. (Nakil Bitti.) --------------------------------------------- ;Dördüncü Mezheb=İbnü Hanbel’in Mezhebi -------------------------------------------- Iknâ’ ve Şerhi’nde cemaat ile namaz kılmak babında (şöyle) dedi: “Önceden geçen sebeble, [ondan]/fatiha’dan (ر)’yı (غ) ve benzeri şekilde okuyan peltek bir okuyucu gibi, [bir başka harfe çevrilmeyecek olan bir harfi başka bir harfe çevirip okuyanın hükmü, onda ma'nâyı değiştiren bir yanlış okumakla yanlış okuyanın hükmü(gibi)dir.] Bu sebeble onu değiştirmeyen ve yanlış okumayana imam olması sahih değildir. [Ancak, (المغضوب) ve (الضالين) kelimelerinin “(ض)” harfi böyle değildir.] Onu [“(ظ)”ya] çevirse, çevirmeyene imam olması [sahihdir.] Çünki bununla ümmî olmaz. Bunun açığı, “ikisinin arasındaki lafzen ve manen olan farkı bilse bile, [kendi gibisine] imamlığı sahih olduğu [gibi] (çevirmeyene de imamlığı sahihdir). [Çünki bu ikisinden] yani (ض) ile (ظ)’dan [her biri dil ucundan ve dişlerin arasındandır. Aynı şekilde, ses Mahreci de birdir. Bunu Şeyh, Şerhu Umde’de söyledi. Eğer onu düzeltmeye gücü yetse], yani geçen, bir harfi kendine idğâm edilmeyecek bir harfe idğâm etmeyi, (المغضوب) ve (الضالين)’nin (ض)’ı (ظ)’ya çevirmenin dışında olan bir harfi başka bir harfin yerinde getirmeyi veya manayı bozan bir yanlış okumayı düzeltmeye (gücü yeterse) namazı [bunları düzelmedikçe sahih olmaz.] Çünki o, onu Kurân olmaktan çıkardı. (Nakil Bitti.) Müntehâ ve Şerhinde (şöyle) dedi: Ümmînin imamlığı caiz değildir. (Ümmî), kişiyi anaya nisbet etmek demektir. Sanki o, (hâlâ) anasının doğurduğu haldedir. Denildi ki, (‘ümmî’, kişiyi) Arab Ümmeti’ne nisbet etmektir. Aslı, ‘yazı yazamayan’ demektir. Örfde/fıkıh ıstılahında ise, fatihayı ezberlemeyen veya fâtihâ’da, idğam edilmeyecek, (başka bir harfin içine sokulayacak) bir harfi idğam eden (başka harfe sokup şeddeleyerek onun gibi okuyan) demektir. (Mesela), (لله)’nin (ه)’sini (رَبِّ)’nin (ر)/’sına idğam etmek, (هَِّربِّ) şeklinde okumak veya ondan çevilmeyecek bir harfi başka bir harfe çeviren gibi. O da elsağdır/ra’yı ğayn okuyandır.) Çünki İmamı Buharî ve Ebû Dâvûd “ليؤمكم أقرأكم”/“size en (güzel) okuyanınız imamlık yapsın” hadisini rivâyet etmiş,[2] Zührî, “Sünnet, Kurân’dan bir şey bilmeyenin insanlar tarafından imam yapılmamasını getirmiştir” demiştir ve imam cemâatın okumasını üstlenmiştir. Ancak, “المغضوب”nin “ض”ı “الضالين”nin “ض”ını “ظ” ya kalb ederse, aradaki lafzen ve manen olan farkı bilsin veya bilmesin, ümmî olmaz… (Münteha ve Şerhi’nden Nakil Bitti.) Şu (إتحاف العباد في معرفة النطق بالضاد )/“ض”harfini söylemeyi bilmek hakkında Allah’ın kullarına hediye” isimli kitabımda söylemek istediğim son söz şudur: Allah celle celâlühû bunu -her ne kadar o ikbâl ve iltifat’a layık değilse de- sırf kendi rızası için eylesin. Raûf ve Rahîm olan Resûlünü de razı eylesin. Lakin amelin kabûl edilmesi ve dilencinin boş çevrilmemesi gibi yüce hasletlerin Efendimiz’e has kılınması, büyük imam el-Ebûsîrî’nin yaptığı münacaât ile yalvarmaya sevketti: Ey “ض”ı okuyanların en fasihi!.. Ondan razı ol. Burada bir hata veya ayak sürçmesini görenden onu düzeltmesini ve bana güzel ahlakın gerektirdiği ile muamele etmesini umuyorum. Çünki ben anlayışı kıt, kulacı kısa, zihni keskin olamayan ve bilgisi az olanım. والحمد لله رب العالمين * (إتحاف العباد في معرفة النطق بالضاد) isimli kitâbdan alınmıştır. [1] Bir harfi başka bir harfle okumak caiz olmadığı gibi “ض” harfini “ ظ” harfine çevirerek okumak da caiz olmaz. [2] ‘Kari,’ ‘akra’ devr-i saâdette fıkhı ve Sünneti en iyi bilen manasındaydı. Âlimlere kurrâ denilirdi. Nitekim Ebû Bekr efendimiz radıyallahu anhu’dan daha iyi okuyanlar var idiyse de efkah O olduğundan Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem tarafından imâm O yapılmıştı. Bu dediğimiz Hanefî Mezhebi âlimleri hadîsden ve Efendimizin tatbîkatından kalkarak hadîsi böyle anlamışlardır; diğerleri ise hadîsin zahirine tutunmakla iktifâ etmişler ve onu Nebevî tatbikat çerçevesinde... Devamını oku...
El-İntibâhâtü’l-Müfîde* Yâhud Sapıtanların Anlayış ve Düşünce Yanlışlıklarının Temel Sebebleri
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Eşref Ali et-Tânevî rahimehullah Besmele… Bol hamd ve selâm (ediyoruz)… İnsanlardan birçoğunun dillerinde şöyle bir söz dolaşmaktadır: ‘Müslümanların fikirlerinde, inançlarında, ibâdetlerinde ve hayatlarının her yanında ortaya çıkan ve gün begün katlanarak devam etmekte olan türlü türlü düşüş ve bozulmanın ıslâhı için yeni bir ilm-i Kelâm yazmak artık ihtiyâc halini aldı.’ Sanki şu insanlar, geçmiş asırlardaki âlimlerimizin ve seleflerimizin yazdıkları ilm-i kelâm’ın bu asrımızda ortaya çıkan yeni şübheleri yalanlamaya yetmeyeceğini zannettiler. Şâyet şunların murâdları kelâm âlimlerinin kitâblarında yazdıkları akâid ve kelâm’ın asıllarının bu zamanımızın ihtiyâclarına yetmeyeceği ve çağdaşların ortaya atıp yaydıkları şübheleri reddetmeye kâfî gelmeyeceği ise, bu doğru değildir. Çünki eski kelâm ilminde yazılan temel esaslar toplayıcı ve muhkem temel esaslardır. İlim sâhibleri bunları hizmetlerinde her kullandıklarında bu (hakîkat) onlara kesin olarak ortaya çıkacaktır. Evet, bu görüşün şu bakımdan doğru olduğuna hükmetmemiz mümkin olabilir: İlm-i Kelâm yeni ortaya çıkan şübhelerin cüz'iyyâtından bahsetmemiştir. Çünki onlar o asırda düşünülmemişti. Asrımızda ise o şübhelerin madde madde ele alınıp çürütülmesine ihtiyâc vardır. O yüzden eski kelâm temel esasları ve kâideleri bakımından eksik olduğu yanıyla değil de bu taraftan[1] yeni bir tedvîne hâcet vardır. İşte bununla eski kelâmın temel esâslarının toparlayıcı ve kuşatıcı olduğu bütün açıklığı ile sübût bulmuştur. Çünki onlar her bir asır ve zamandaki şübhelerin tamamının çözülmesi için kâfîdir. Tenbîhte bulunup düzeltmek istediğimiz şeylerin ilki işte budur. Sonra, burada düzeltilmesi gereken bir başka yanlış daha vardır ki o da şudur: Yeni bir kelâm yazılmasını söyleyenlerin çoğu, bu asılsız sözleriyle şunu kasd etmektedirler: Öteden beri, Müslüman kalabalıklar arasında, Şerîat’ın üzerinde söz birliği olagelen ilmî ve amelî mes'elelerinin, yeni araştırmalara uyacak bir şekilde değiştirilmesi ve ittifakla kabûl edilen Şer'î mes'elelerde, onları şu buluşlara uyduracak şekilde tasarrufta bulunmak gerekir. Halbuki bu işler üzerinde ümmet söz birliği etmiştir. Bunlar nassların ve zâhirlerin göstereceği ma'nâlardır, Selef-i Sâlihîn rahimehumullâh’dan bize intikâl etmişlerdir. Onların elinde, iddiâ ettikleri yeni keşiflerin doğruluğuna dâir müşâhede yâhud kesin bir aklî delîl hücceti de yoktur. Öyleyse bu maksadları ve hedefleri temelde bâtıldır. Sonra, ‘yeni keşifler’ ismini verdikleri iddiâların tamamı tahkîk ve sâbitlik derecesine ulaşamamıştır. Hatta onların çoğu rastgele söylenen şeyler ve vehimler(zayıf zanlar)dir. Üstelik çokları kelimenin tam ma'nâsıyla yeni de değillerdir. Hatta onlardan birçoğunu eski felsefecilerin kitâblarında bulmaktayız ki İslâm kelâmcıları onlar hakkında sözler söylemişlerdir. Nitekim bu (dediğim) Kelâm ilminde yazılan kitâblara bakılmakla açığa çıkacaktır. Gerçekte bu şübheler ve yeni tahkîkler bir takım hallerden boş... Devamını oku...
Sakalları Bırakmak Ve Bıyıkları Kısaltmak
Perşembe, 31 Aralık 2009
Abdurrahmân İbnu Muhammed İbni Kâsım el-Âsımî el-Hanbelî [Müşriklere Muhâlefet Edilmesi Emredilmektedir.] Bir: Buhârî ve Müslim, Sahîh’lerinde ve onlardan başkaları (eserlerinde) Abdullah İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet ettiler: عن ابن عمر عن النبي صلى الله عليه و سلم قال " خَالِفُوا الْمُشْرِكِينَ وَفِّرُوا الِّلحَى وَأَحْفُوا الشَّوَارِبَ “Müşriklere muhâlefet ediniz; sakalları bırakıp, bıyıkları dibine kadar kırkınız.”[1] İki: Buhârî ve Müslim, Sahîh’lerinde yine Abdullah İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ’dan rivâyet ettiler: عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِىِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ أَحْفُوا الشَّوَارِبَ وَأَعْفُوا اللِّحَى “Bıyıkları ihfâ[2] ediniz/dibine kadar kırkınız, sakalları da bırakınız, kesmeyiniz.”[3] Üç: (Buhârî) başka bir yolla da şöyle rivâyet etti: عن ابن عمر عن النبي صلى الله عليه و سلم قال أَنَهِكُوا الشَّوَارِبَ وَأَعْفُوا الِّلحَى “Bıyıkları tamamıyle alınız[4] ve sakalları salınız.”[5] ‘Sakal’, yanaklarda ve çenede biten kılın ismidir. İbnu Hacer şöyle demiştir: [وَفِّرُوا]/“Veffirû” [فَاء]“fâ”nın şedde-lenmesiyle, [تَوْفِير]/“tevfîr”den gelmiştir ki, bu bırakmak demektir. Yani sakalları vâfir olarak bırakınız; sakalın [اِعْفَاء]“i’fâ”sı olduğu gibi bırakılması... Devamını oku...
Mektûbât-ı Ma’sûmiyye’den
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Mektûbât-ı Ma’sûmiyye’den (2) [Müstakîmzâde’nin Osmânlıca Tercümesi, 1. Cild, 203. Mektûb, sh. 148-149]   (Bu Mektûb)\ Mürşidlik Makamının Sâhibi Mîr Muhammed Nu’mân’a, Fenâ,[1] Beqâ[2] ve İnsân-ı Kâmil’in,[3] Üstünlükleri Kendinde Toplamasının İnceliklerinin Açıklaması Hakkındadır...[4] Urvetü’l-Vüsqâ İmam Muhammed Ma’sûm kuddise sirruhû ----------------------------------------------- Bütün hamdler Allah celle celâlühû’ya, selâm da seçtiği kullarına olsun… Kâmil (kulluk ve irşâd makamının zirvesine ulaşmış olan) insanın, üstünlükleri kendinde toplamış olmasından, nakîblik-reîslik makamına çok az bir şey yazıldı; lütfen dinlenilsin. Ârifden ‘ben’ ta’bîrinin geldiği yer olan yokluk gerçeğinin gitmesine bağlı olan Fenâ-i Etemm’den[5] sonra, ne zaman ki İlâhî isim ile -ki, o ilâhın saltanatı, hâkimiyeti büyük oldu- Beqa âşikâr eyleyüb ve var oluş ile alâkalı hakîkatler yoklukla alâkalı hakîkatın yerine geçtiği zaman onda işleri çeviren ve varlık âleminde dilediğini yapan hemen o isim olur ve o, o ismin hayâtı/diriliği ile hayy/diri, ilmi ile âlim/bilen, sem’î/işitmesi ile sâmî’/işiten, basarı/görmesi ile basîr/gören, kelâmı/konuşması ile mitekellim/ konuşan, irâdeti/dilemesi ile mürîd/ dileyen ve kudreti/gücü yetmesi ile kadir/gücü yeten olur. Zîrâ Allah celle celâlühû’nün her bir ismi (diğer) isim ve sıfatları içinde bulundurur. Mâdem ki, o isim gölgedir, başkadır ve o ismin parçalarından bir parçadır. Ârif gölge yolundan asla varıp, geçen ismin renginden gelecek ismin sıfatları ile sıfatlanmış, o asıldan bu asla katılmış olup, ikinci asıldan üçüncü asla, üçüncüden de dördüncüye ve beşinciye, Allah celle celâlühû’nun dilediği asla varıncaya kadar varmayı gerçekleştirir. Mâdem ki diğer isimlerle ortaklığı vardır, onlarla olan ortaklığı yoluyla da -ki onların asıllarıyla zıddır- Beqâ bulur. Bütün bu sayılamayacak isimler, ârifin parçaları gibi olup, üstün ve pâk olan cenâb-ı Zât’da son buluncaya kadar devâm eder. Allah celle celâlühû’nun âdeti öyle yürür ki, asırlardan sonra binde birini Beqâ-i Zât/Zât’ın Beqâsı ile şereflendirirler ve yokluktan payı olan bir kimseye o mukaddes mertebeden verirler ki, ârifin aslı olur, bütün vasıflar, hattâ âlemin ferdleri dahî o kimseyle var olur/ ayakta durur. Çünki, âlemin ferdleri isimlerin ve sıfatların göründüğü yerler olur, Onlarda Zât bulunmaz. O yüzden halifelik hükmiyle âlemin kayyûmu olur ve ona vezîr hükmü verilir.ا ستعيذ بالله فانظر الى آثار رحمة الله كيف يحيى الارض بعد موتها “Allah celle celâlühû’nun rahmetine bak; yeryüzünü, ölmesinden sonra nasıl da... Devamını oku...
Mektûbât-I Rabbânî’den Birinci Cild 52. Mektûb
Perşembe, 31 Aralık 2009
Tercüme: Muhammed YELKENCİ -------------------------------------------------------- Bu Mektûb, Seyyîd Naqîb Ferîd Buhârî’ye Yazılmış Olup Nefs-i Emmâre’nin Kötülenmesi ve Onun Zâtına Âid Hastalığının Beyânı İle Şu Hastalığın Yok Edilmesinin İlacının Açıklanması Hakkındadır. --------------------------------------------------------- اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ (Mektûb yazmak içün) şu samîmî duacı(Şeyh Ahmed es-Serhendî)yi -O’na şefkât ve merhâmet ederek- seçen (siz) şerefli kardeş(imiz)in mektûbunu okumakla şereflendik. Allah sübhanehû ecrinizi büyük yapsın, değerinizi yükseltsin, göğsünüzü (islâm’a) açsın ve işlerinizi kolaylaştırsın. Salâtların en üstünü ve selâmların en kâmili de en şerefli dedeniz’e (Nebîmiz sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz’e) olsun... Allah teâlâ bizleri, zâhiren ve bâtınen/iç ve dış dünyamızda O’na uymakta yere iyice sağlam bastırsın. Bu duâya “âmîn” diyen kula da Allah celle celâlühû rahmet eylesin. Kötü arkadaştan ve kötü ahlâklı dosttan şikâyet hususunda bazı cümleler yazmaya niyyet etim; (tarafımızdan) ümîd edilen, (yazacaklarımı) kabûl kulağı ile dinlemenizdir. (Katımızdan) hizmet edilmiş ve ikrâm görmüş evlâdım!.. Şunu bil ki; insanın nefs-i emmâresi, makamı ve reisliği sevmek tabiatı üzere yaratılmıştır (bu onun mayasında ve çamurunda vardır). Bütün gayreti akranlarının tamamından üstün olmaktır. Bizzat temenni ettiği şey, bütün yaratılanların kendisine muhtâc olmaları, emirlerine ve yasaklarına boyun eğmeleridir. O ise ebediyyen herhangi bir kimseye muhtâc ve hiçbir kimsenin hükmü/idâresi altında olmak istemez. Bunların tamamı, nefsi emmâreden ortaya çıkan ilâhlık davası ve saltanâtı yüce olan, dengi ve benzeri olmaktan uzak olan yaratıcısına ortak olmak iddiâsıdır. Hattâ, saadetten (îmândan ve İslâmdan) çok uzak olan şu nefs-i emmâre (Rabbine) ortak olmaya bile râzı değildir; aksine tek başına hâkim olmayı ve diğer bütün varlıkların kendisinin hükmü altında kalmasını ister. Hadîs-i Kudsîde şu şekilde gelmiştir: عَادِ نَفْسَكَ فَاِنَّهَا اِنْتَصَبَتْ لِمُعَادَاتِى “Nefsine düşmanlık et; çünkü o, bana düşmanlık için ayağa dikilmiştir.”[1] İşte bu yüzden (sâhibine, kötülükleri durmadan ve aşırı bir şekilde emreden nefis demek ma'nâsına gelen) nefs-i emmâreyi, istediği şeyler olan makam, reislik, akranlarından üstün olmak ve büyüklenmeyi ona vererek terbiye etmeye çalışmak, gerçekte Allah teâlâ’ya düşmanlık etmekte onu güçlendirmektir. O halde bu işin çirkinliğini iyice kavramak lâzımdır. Hadîs-i Kudsîde şu şekilde gelmiştir: اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَاءِي وَالْعَطَمَةُ اِزَارِى فَمَنْ نَازَعَنِى فِى شَيْئٍ مِنْهُمَا اَدْخَلْتُهُ فِى نَارِى وَ لآَ اُبالِى “Ululuk benim ridâm (üst elbisem), büyüklük de izarımdır (alt elbisemdir.)[2] Kim bunlardan herhangi biri hakkında (‘bu benim olsun’ gibi düşünmek veya söz söylemek sûretiyle) benimle çekişirse, onu ateşime atarım; aldırış da etmem.”[3] (Allah celle celâlühû, Nebîsi sallellâhu aleyhi ve sellem ve dostları yanında) alçak olan dünyanın (yine) Hakk sübhânehû katında buğz edilmiş (kızılmış) ve la'netlenmiş olması, ancak dünyalıkların elde edilmesinin nefs-i emmârenin isteklerinin meydana gelmesine el uzatıcı ve yardımcı olması sebebiyledir. Kim düşmana yardım ederse, çâresiz la'neti ve kovulmayı hak... Devamını oku...
MEKTÛBÂT-I MEVLÂNÂ HÂLİD* (12. Mektûb)
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî kuddîse sirruhû بسم الله الرحمن الرحيم Allah celle celâlühû’nun ismiyle başlar, yardımı yalnız O’ndan isteriz. Bütün hamdler Allah celle celâlühû’ya mahsustur. Selâm da O’nun seçtiği kullarının üzerine olsun… (Bu mektûb), kendi kendinin helakına koşan ve çalışan, bu gününün işiyle meşgûl olmakla, yarınının cezâsından ve dününün günahından gâfil kalıp (boş şeylerle) oyalanan kul Hâlid’den, yavruları Seyyîd Abdulğafûr, eş-Şeyh Muhammed el-Cedîd ve Mûsâ el-Cübûri’ye (gönderilmiştir…) Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun… Bundan sonra… Sizlere, Sünnet-i Seniyye’ye çok kuvvetli bir şekilde yapışmayı, câhiliye âdetlerinden ve düşük bid’atlardan yüz çevirmeyi, sûfîlerin şathiyyelerine (yani açık ma'nâsı İslâm’a uymayan söz ve işlerine) aldanmamayı, avamdan, evbâş denilen (düşük, rezîl, çapulcu, oradan buradan toplama) insanlarla beraber olmayı terk etmeyi ve onlar için bir vezîrin, emirin veya paşanın yanında ricâda bulunmayı bırakmayı, kuvvetli ve sıkı sıkı tavsiye ve emrediyorum. Zîrâ bu (saydıklarım), işi (kişiyi) lekeleyecek şeylerle ithâm edilmenize götürecektir. İki zararlı şey birbiriyle çelişirse (ve bunlardan birini yapmak zorunda kalırsanız) bunların zararı en az olanını yapmak lâzımdır. Mutlu o kimsedir ki, başkalarından ders ve ibret alır. Sakın, ‘ihvânın ihtiyâcını görmenin ibâdetlerin en büyüklerinden olması’ sizi vehme (ve vesveseye) düşürmesin. Çünki bu (‘ihvânın ihtiyâcını görmenin ibâdetlerin en büyüklerinden olması’), ondan daha büyük bir zarar doğmaması şartına bağlıdır. Padişahların, emîrlerin, ağaların ve bunların yardımcılarının yanlarına girmeyiniz!.. Çünki sizler, onları düzeltecek kuvvete sâhib olan kişilerden değilsiniz. ‘Onlar zâlim kişilerdir, siz ise sâlih kişilersiniz’ zan ve iddiâsıyla kendinizi beğenip böbürlenerek, aldanma îcâbı onların gıybetini de yapmayınız ve onlara sövmeyiniz. Onlara sövmek ve gıybetlerini yapmak, kendini beğenmek ve câhilliktir. Çünki, bizden zâlim olmayan hiçbir kimse yoktur.[1] Aksine emir sâhibi kişiye/pâdişâha ve yardımcılarına, tevfîk[2] ve ıslâh[3] ile duâ etmeye sarılınız. Taberânî, iki Mu’cem’i el-Mu’cemü’l-Kebîr ve el-Mu’cemü’l-Evsat’ında, isnâdıyla Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivâyet etti: لاَ تَسُبُّوا الْاَ ئِمَّةَ وَ ادْعُو لَهُمْ بِالصَّلَاحِ فَاِنَّ صَلَاحَهُمْ لَكُمْ صَلَاحٌ ‘İmamlara/devlet reislerine sövmeyiniz, onlar içün salâh ile (‘Allahım!.. Onu ıslâh et, onu ve işlerini düzelt’ diye) dua ediniz. Çünki gerçekten onların salâhı/kendilerinin ve işlerinin düzelmesi sizlerin de salâhınız(ın sebebi)dir.’[4] Bugünden... Devamını oku...
Şefaat ve Tevessül
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Ali EREN Şefaat ve tevessül…  Bu iki kelime mânâ bakımından birbirinden ayrı gibi gözükse de, her ikisi de Peygamberimiz’le ve İslam büyükleriyle tevessül ve onların yardımlarını istemek mânâsına geldiklerinden aslında aynıdırlar. Bu iki hususun başka bir cihetten bir yakınlığı daha var. O da şudur: Bunlardan birini inkâr edenler diğerini de yani şefaatı inkar edenler tevessülü de inkar ediyorlar. Onun için, birçok kitapta tevessül şefaatla yanyana anlatıl-maktadır. Hadis-i şerifte haber verildiği-ne göre, âhirette sıkıntıya düşen insanlar Peygamberimiz’den yar-dım isteyeceklerdir. Bu da şefaat ve tevessülün hak ve gerçek olduğunun bâriz bir delilidir. Mah-şerde halk şiddetli bir sıkıntıya düşüp Âdem Aleyhisselam’dan başlayıp sırasıyla büyük peygamberlerden medet dileyip en sonunda Peygamberimiz’e müra-caat edecekler, Peygamberimiz de şefaatte bulunacak ve böylece Resûlüllah efendimizin büyüklüğü bilfiil herkes tarafından anlaşılmış olacaktır. Şefaat hakkındaki hadis-i şerifler ile ilgili rivâyetler o kadar çoktur ki bunlar tevatür derecesine ulaşmıştır. Bu hususta, Kadı İyaz’ın Eş-Şifâ fî Hukûki’l-Mustafa’sında, Hâfız Münzirî’nin Et-Terğîb ve’t-Terhîb’inde, İmam Sükî’nin Şifâü’s-Sikâam’ında, Ve-liyyü’ddin Tebrizî’nin Mişkâtü’l-Mesâbih’inde, İmam Kastalânî’nin El-Mevâhibü’l-Ledünniyye’sinde, Hâfız Süyûtî’nin Câmiüs’-Sağîr’in-de bu hususta bir hayli malûmat bulunuyor.  Ebû Hüreyre radıyallâhü anh’in rivâyetinde, Peygamberimiz mah-şerdeki sıkıntıyı anlatıyor. Hadiş-i şerife göre, insanlar düz ve geniş bir alana, mahşer yerine toplanır-lar. Güneş iyice yaklaştırılır. İnsan-lar tahammül edemeyecekleri bir sıkıntışa düşerler. Bu sıkıntıdan kurtulmak için bir şefaatçi ararlar. Bazıları, insanlığın babası Âdem Aleyhisselam’a gidip bu sıkıntıdan kurtulmak için ondan şefaat istenmesinin uygun olacağını söy-ler.  Bunun üzerine insanlar Âdem Aleyhisselam’a giderler ve içinde bulundukları sıkıntıdan kurtulmaları için kendileri hakkında Allah’a şefaatte bulunmasını isterler. Â-dem Aleyhisselam, cennette kendi-sine yasak edilen meyveden yediği için kendi namına korktuğunu, kendi nefsini düşündüğünü ve şefaat edemeyeceğini söyleyip in-sanları Nuh Aleyhisselam’a gön-derir. Nuh Aleyhisselam da mazeret beyan ederek İbrahim Aleyhisselam’a gönderir. İbrahim Aleyhnisselam Musa Aleyhisse-lam’a, Musa Aleyhisselam İsa Aleyhisselam’a ve nihayet Îsa Aleyhisselam Peygamberimiz’e gönderir.  Peygamberimiz Arş’ın altına varıp secdeye kapanır. İnsanlara şefaat eder. Ve şefaatı kabul edilir… Peygamberler, esas şefaat sahi-binin son peygamber olan sevgili resûlümüz olduğunu elbette biliyor-lar. Buna rağmen, insanları önce diğer peygamberlere göndermelerinin sebebi, Peygam-berimiz’in şeref ve değerini ortaya çıkarmak içindir.Bu halin âhirette yaşanacağını bu hadis-i şeriften bilen kimselerden de muhakkak ki Hazreti Âdem, Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa ve Hazreti İsa’ya gidecek olanlar olacaktır. Fakat Hazreti Allah büyük şefaat sahibinin Peygamberimiz olduğunu ortaya çıkarmak için o zaman onlara bunu unutturacaktır.     Âhirette böyle olacağı, hadis-i şerifle sabittir. İnsanların o gün peygamberlere müracaat edecek olmaları, onlarla tevessülün de açık bir delilidir.  Tirmizî, İbni Abbas radıyallâhü anhin rivâyetine göre şu hadis-i şerifi tahric ediyor:   “Ashabı kiram oturmuş, kendi aralarında konuşurlarken, Resû-lüllah, (s.a.v.) onlara yaklaştı ve konuşmalarını dinledi. Bir kısmı şöyle diyordu:  “Allah gerçekten İbrahim’i dost edindi.” Başka biri,  “Musa’ya kelamı ile konuştu” diyordu.Bir başkası, “İsa Allah’ın kelimesi ve ruhudur.” Başka biri, “Allah Âdem’e imtiyaz verdi.”      Resûlüllah onlara yaklaştı ve şöyle buyurdu: “Konuşmalarınızı işittim. Söy-ledikleriniz aynen öyledir. Dikkat ediniz! Ben de Allah’ın habibiyim. Bunda öğünmek yoktur. Kıyamet günü Livâül hamd sancağını taşıyacak olan benim. Âdem de başkaları da bu sancağın altında olacaktır. Bun-da övünmek yoktur. Kıyâmet günü ilk şefaat ede-cek ve şefaati ilk kabul olunacak olan benim.  Ben cennet kapılarının halka-larını ilk tıkırdatacak olanım. Allah benim için cennetin kapısı-nı açtırır. Beni ve benimle bera-ber olan mü’minleri cennete ko-yar. Bunda da övünmek yoktur.  Ben öncekilerin de sonrakilerin de Allah indinde en şerefli olanıyım. Bunda da övünmek yoktur.”  Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, “Benim şefaatım üm-metimden büyük günah sahiple-rine olacaktır” buyurmuştur. Evet, esas ana ve büyük şefaat, günahkâr mü’minlerin cehennemden kurtulmaları için olacaktır. Fakat şefaaatın başka kademeleri de vardır. Ezcümle şefaat beş kademedir: 1- Mahşer korkusundan rahatlatmak için şefaat. 2- Hesaba çekilen ve azabı hak eden günah-ı kebâir sahibi mü’min-lerin, azap olunmadan cennete konulmaları için şefaat.3- İsyankâr mü’minlerden ce-henneme atılanların cehennemden çıkarılmaları için şefaat.4- Bir kısım mü’minlerin hiç hesaba çekilmeden cennete konul-maları için şefaat.   5- Cennetteki mü’minlerin dere-celerinin yükseltilmesi için şefaat.***Peygamberimiz’le tevessül et-mek, daha O dünyaya gelmeden çok önce de vardı. Şöyle ki: Âdem Aleyhisselam, cennette kendisine yasak edilen meyveden yeyip dünyaya indirildiğinde, bu hatasından dolayı çok gözyaşı döküp istiğfar etmişti. “Yâ rabbi, eğer beni affetmemiş isen, Muhammed (s.a.v.) hakkı için affımı diliyorum” dedi. Hazeti Allah, (c.c.): “Yâ Âdem, ben onu henüz yaratmadım. Sen Muham-med’i nasıl biliyorsun? Dedi. Âdem Aleyhisselam şöyle cevap verdi: “Yâ rabbi, sen beni kudretinle yaratıp ruh verdiğinde başımı kaldırıp baktığımda Arş’ın ayaklarında lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah yazılmış olduğunu gördüm. O zaman zatının ismine yanına ancak yaratılmışların en sevimli-sinin yazılacağını anladım” dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak buyurdu ki: “Yâ Âdem doğru söyledin. Gerçekten o bana yaratılmışların en sevimlisidir. Onun hürmetine benden affını dilediğin zaman ben de seni affettim. Şayet Muhammed olmasaydı seni affetmezdim.” Bunu, Hakim’in sahih olduğunu kaydederek tahric ettiği hadis-i şeriften öğreniyoruz. Resûlüllah Efendimiz vasıtasıyla istekte bulunmak, pek tabii ki bizzat ondan istekte bulunmak değil, Allah indinde yüce kıymet, büyük değer ve yüksek mevki sahibi olan O Hazret’in hatırına aslında Allah’tan istekte bulunmak-tır. Onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan bir istekte bulunanın iste-diğine kavuşması, ona ait bir şereftir. Bunu inkâr edenler için bu inkârları hor ve hakir olmaları için yeterli bir sebebtir. Tevessülün faydaları, Peygamberimiz’in hayatında da vefatından sonra da sık sık görülmüştür. Birgün, anadan doğma bir zat Peygamberimiz’e gelip, gözlerinin açılması için duâ etmesini istedi. Peygamberimiz de ona güzelce abdest almasını ve şöyle duâ etmesini söyledi:  “Ey Allahım, rahmet nebisi olan peygamberin Muhammed (s.a.v.) ile senin zatından istiyor ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed Aleyhisselam! İhti-yacımın giderilmesi için senin ile rabbime yöneliyorum. Ey Alla-hım, onu bana şefaatçı kıl.” Beyhakî bu hadisin sahih olduğu kaydını koyduktan sonra şu ilaveyi yapıyor: “O âmâ şahıs gözü görür halde ayağa kalktı.” Korkarız ki, bu dünyada gözleri gördüğü halde şefaat ve tevessülü inkâr edenler, âhirette âmâ olarak haşrolunsunlar…Peygamberimiz’in, kendisi duâ etmeyipte o âmâ zatın duâ etmesini istemesine dikkat etmek lâzım. Görüldüğü gibi, Resûlüllah Efendimiz o zata kendisi vasıta-sıyla yardım istemesini tarif etmektedir… Büyük zatlarla tevessülün sade-ce o zatlar hayattayken olacağını, dolayısıyla vefatlarından sonra te-vessülün câiz olmayacağını söyle-yenlere şunu hatırlatmakta fayda var: Ashabtan, bu göz açılma hadisinin râvisi olan Osman ibni Huneyf, (r.a.) Hazreti Osman radı-yallâhü anh Efendimiz’in halifeliği zamanında yani Peygamberimiz’in vefatından sonra, bir sıkıntısı olan bir kişiye bu duâyı öğretti. O kişi denileni yaptı ve o sıkıntısından kurtuldu ve ihtiyacı görüldü.  Vefatlarından sonra da tevessülün câiz olduğuna delillerden birisi de Peygamberimiz’in duâları-dır. Peygamberimiz sallallâhü aley-hi ve sellem bizzat kendileri “Ya rabbi, peygamberinin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için…” diye duâ ettiği kesindir. Bu duâdan, tevessül edenin, tevessül ettiğinden daha aşağı mertebede olmasının şart olmadığı da anlaşılıyor.   Peygamberlerle vesile etmek câiz olduğu gibi peygamber olma-yanlarla, velilerle tevessül etmek de câizdir.  Hazreti Ömer radıyal-lâhü anh efendimiz, yağmur yağ-ması için Hazreti Abbas’i vesile etmiş ve onun hürmetine yağmur yağdırılması için duâ etmiştir. Bu yaptığı da ashabı kiramdan hiç biri tarafından akla ve dine aykırı görülmemiştir. Bu hadise kendisin-den üstün olmayanlarla te-vessü-lün câiz olduğunun da delilidir. Buna ister tevessül, ister vesile, ister istiğâse isterse şefaat denil-sin. Hepsi de aynıdır. Bunların hepsi de câiz olup, müşriklerin başkasına ibâdet ederek Allah’a yaklaşmayı dilemesi kabilinden bir şey değildir. Çünkü müşriklerin yaptıkları küfürdür. Müslümanlar ise tevessül, vesi-le, istiğâse ve şefaat ile Allah’tan başkasına ibâdet etmiyor, fayda ve zarar vermekte Allah’tan başka bir şeyi kabul etmiyorlar ki müşriklerle bir tutulsunlar. Peygamberler ve evliyânın, ve-fatlarından sonra da imdat etme tasarrufları vardır. Çünkü onlar bizim keyfiyetini anlamadığımız bir şekilde câvidânî bir hayatla berzah hayatıyla diridirler. Namaz kılarlar, haccederler. Nitekim Peygamberimiz sallallallâhü aleyhi ve sellem, İsrâ yolculuğunda Musa Aleyhisselam’ı, kabri üzerinde kızıl topraklı bir tümsekte namaz kılarken gördüğünü haber vermiştir. Peygamberlerin müslümanların imdatlarına yetişmeleri bir mûcize, evliyanınki ise bir kerâmettir. Islam inancına göre mûcize de kerâmet de hak ve gerçektir. Bunu nasip-sizlerden ve inancı bozuk olanlar-dan başkası inkar etmez ve etmemiştir. Allâme İbni Hacer, “Böylelerinin sonlarının kötü olacağından korkulur. Nitekim bir çok kimse bu hataya düşmüş ve helak olmuştur” demektedir.    Âlimlerin bildirdiğine gore, velile-rin ve diğer mü’minlerin ruhları ile kabirlerindeki cesetleri arasında bir irtibat vardır. Kabirdekilen kndilerini ziyarete gelenleri tanırlar. Canlıla-rın eziyet ve sıkıntı duydukları şeylerden onlar da eziyet ve sıkıntı duyarlar. Kabir/türbe ziyareti yapanları suçlayanlar büyük bir yanılgı içindedirler.  Çünkü bu zamana kadar peygamberlerin ve velilerin ölümünden sonra onları ilâh kabul eden tek bir müslüman çıkmamıştır. Maamafih, hıristiyan-lar Hazreti İsa’yı, gulât-ı şîa ise Hazreti Ali’yi ilah kabul etmektedir ama, bu yanlışlıklar müslümanları bağlamaz. Zaten onların sapıklıkla-rı, Hazreti İsa ve Hazreti Ali’nin kabirlerini  ziyaret etmekten dolayı da değildir. İnsanların kulluk bakımından en aşağıda olanları, Allahü Teâlâ’ya ortak koşan kâfirlerdir. Putlara tapanlar ile Hazreti İsa’yı ilah kabul... Devamını oku...
Kuyudan Çıkarılan Taşlar (6)
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Hüseyin Avni. Kuyudan Çıkarılan Taşlar (6) ------------------------------------- Mezhebler ve Hadîsler ------------------------------------- اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ Bundan sonra... Âlimlere ve velîlere câhilâne i’tirâzlarda bulunan bir zavallının[1] bâtıllarını nakletmeye, ona ve onun şahsında aynı câhillik ve sapıklığı benimseyenlere kısaca da olsa şu bâtıl düşünceleri husûsunda cevâb vermeye devâm ediyoruz: İddiâ: Mezhebler, ulaşabildikleri hadis-i şerifleri kendi usullerine göre değerlendirirler. Bakarsınız ki, aynı konuda mezheblerden biri bir hadise, diğeri başka bir hadise dayanmıştır. Üçüncüsü de bunlardan hiçbirini kabul etmemiştir. Zayıf bir hadis kabûl edildiği halde sahih bir hadisin kabul edilmediği durumlar da olur. Cevâb: Bir: Mezhebler hadîsleri usûllerine göre değerlendirirler, sözü yanlış anlamalara sebebiyet verebilecek eksik, hattâ, bazı yanlarıyla yanlış bir sözdür. Böyle bir ifâdeden ‘hadîsler mezheblere uydurulur, mezhebler hadîse uymazlar’ gibi haksız bir sû-i zann doğabilir. Tabiî esâs maksad bu zannı uyandırmaksa ortada bir de hâinlik var; değilse, câhillik, beyinsizlik ve geri zekâlılık… Oysa hakîkat aslâ öyle değildir. Doğrusu, her hak mezheb, sahîh ve hasen hadîsin kurbanıdır; ona canı fedâdır. Hattâ, İmam Zehebî’nin İbnü Hazm’dan naklettiğine göre, Ebû Hanîfe’nin arkadaşlarının hepsi, Ebû Hanîfe’nin mezhebinin, ‘O’na göre zayıf hadîsin kıyâs ve reyden daha evlâ olduğu’nda müttefıktirler.[2] Her mezheb imâmından, kim, ictihâdıma ters bir sahîh hadîs görürse ictihâdımı terk edip o sahîh hadîsi alsın, benim mezhebim o kavlim değil, sözü edilen o sahîh hadîstir, gibi rivâyetler vardır.[3] Yalnız bu söz de, kimi câhillerin ve sefîhlerin çarpıttığı, yukarıda sözü edilen câhillik, beyinsizlik ve geri zekâlılığa âlet edilen, ama, doğru ve kıymetli olan sözlerdendir. Câhillerin şu ictihâd, şu sahîh hadîse aykırıdır sözü ile, yukarıdaki sözün hiçbir alâkası yoktur. Müctehidlerin şu sözleri, kendilerine ulaşmayan fakat her cihetle sahîhliğine hükmedilecek hadîsler içindir. Görünürde sahîh olan isnâdlarla kendilerine ulaşan, fakat, şâzz[4] ve mensûh[5] olmak gibi değişik ma’kûl ve meşrû sebeblerle ictihâdlarına mesned yapmadıkları rivâyetleri için değil… Hâfız ve Fakîh İmâm Nevevî şöyle demiştir: “Bize imâmlar İmâmı Ebû Bekr b. İshâk b. Huzeyme’den -ki O, hadîs ezberi ve Sünnet bilmek husûsunda yüksek bir rütbedeydi- şöyle bir rivâyet geldi: Ona, Şâfiî’nin, kitâblarına koymadığı sahîh bir sünnet var mıdır? diye soruldu da, O, hayır, yoktur, dedi. Buna rağmen, -(her şeyi) kuşatmak beşere imkânsız olduğundan- Şâfiî (rahimehullâh), kendinden değişik şekillerle sâbit olan Sahîh hadîsle amel edilmesi ve açık olan sâbit nassa muhâlif sözünün terk edilmesi, şeklindeki sözünü söyledi: Arkadaşlarımız (rahimehumullah) Şâfiî’nin vasiyyetine uyup birçok meşhûr mes'elede onunla amel ettiler…. Ancak, bunun, bu zamanlarda az kişinin üzerinde bulunan bir şartı vardır.[6] Ben bunu Şerh-i Muhezzeb’in mukaddimesinde îzâh ettim.”[7] İmâm Nevevî, “Muhezzeb”in şerhi olan “el-Mecmû’”un Mukaddimesinde bu şartı açıkladı ve şöyle dedi: “Şâfiî’nin dediği bu söz, her sahîh hadîs gören kimse, bu Şâfiî’nin mezhebidir diyecek ve o hadîsin görünürdeki ma’nâsıyla amel edecek, demek değildir. Bu, ancak mezhebde ictihâd rütbesi olan kimse hakkındadır. Nasıl olduğu geçmişte anlatıldığı, veya ona yakın bir şekilde olarak. Şartı da, galip zannıyla, Şâfiî rahimehullah’ın bu hadîse vâkıf olmaması, veya, sahîh olduğunu bilmemesidir. Bu da ancak, Şâfiî’nin bütün kitâblarını ve ondan alan talebelerinin benzeri kitâbları ve onlara benzeyenleri mutâlaadan sonra olur. Bu, az kişinin üzerinde bulunan zor bir şarttır. Bu anlattığımızı, sadece şundan dolayı şart koştular: Çünkü Şâfiî, gördüğü ve bildiği, fakat kendine göre ondaki ayıblamayı veya hükmünün kaldırıldığını, yahut sâhasının sınırlı görülmesini veyâ te’vîlini ve bunlara benzer bir şeyi gösteren bir delîl bulunduğunda, bir çok hadîsin görünürdeki ma'nâsıyla amel etmeyi terk etmiştir. Ebû Amr (Hâfız İbnu Salâh rahimehullâh) söyle dedi: İmâm Şâfiî’nin dediği sözün zâhiri ile amel etmek öyle kolay değildir. Her fakîhe hüccet gördüğü hadîsle müstakil olarak amel etmesi câiz değildir…”[8] (Nevevî’den Nakil Bitti.) İki: Hadîslerin sahîh kabûl edilmeleri için gerekli görülen şartlar içinde, üzerinde söz birliği edilenler ve edilmeyenler vardır. İttifak edilen şartlar, ya nassa, yâhud nassın varlığına delâlet eden icmâ'a dayanır. İhtilâflı şartlar ise, ictihâd kabûl eden nasslara ve ma'kûl sebeblere dayanır. Hâsılı, mütevâtir olmayan hadîslerin sahîh olup olmaması, birçok bakımdan, ictihâda dayanır. Dolayısıyla, bunların sahîhlik hükmü de (mütevâtir olmayanlarda) zannîdir. Kısacası, hiçbir hak mezheb, sahîh olduğuna hükmettiği ve inandığı bir hadîse ters bir fetvâ veremez, ictihâd yapamaz, sahîh hadîsle amel etmeyi terk edemez. Zâhirde sahîh olup, daha sahîhlere muhâlif olmak, yâhud âyetlere, yâhud Şer'î delîllerin umûmâtına ters düşmekle haddizâtında zayıf, hattâ sâbit olmayan delîller câhilleri yanıltmamalıdır. Aksi halde, hak mezheb olmak husûsiyyetini kaybeder. Hiçbir hak mezheb, sahîh hadîsi usûlüne kurban edemez; usûlüne uymuyor diye gelişigüzel reddedemez. Hattâ hasen, hattâ bir ölçüde zayıf hadîsi bile bir kenara... Devamını oku...
7.8 Sayımızdan Bir İktibas:Fedailer mi, Feda Edilenler mi.?
Pazartesi, 04 Ocak 2010
İslâm’ı açıktan ve zorla yok etmek isteyenler târih boyunca bir türlü bu emellerine varamadılar. Tam aksine Onu daha da kuv­vetlendirdiklerini gördüler. Nihâyet çâreyi buldular: Onu olduğundan farklı bir şekil ve muhtevâya ka vuşturmaları lazımdı. Buna kesin inandılar. Faturası ne olursa ol sun bu büyük işin formülünü bul malıydılar. Artık onu da buldular: Müslümanlara dînlerini onlar öğ retmeliydiler. Başka bir ifâdeyle, Müslümanlar İslâmiyyet’i ona inanmayan kâfir düşmanlarından öğrenmeliydiler. Bunun için Müs lümanların içinden, eğitil(ip yerle bit edil)meye müsâid, şahşiyyeti henüz oluşmamış, oluşsa bile ge lişmemiş yaştakileri devşirmek ve çorbacı yapmak lâzımdı. Onlara bir kâfir kafası monte edilmeliydi. Böyle bir kafayla usûlculük usûlü onların usûlü haline getirilmeli, onlara ilim ve fikir anarşisinin hâ kim kılındığı ekoller ve fraksiyon lar îcâd ettirilmeliydi. Bu yeni ekolleriyle de Kur’ân’ın ve Sünne tin doğru anlaşılmasının usûlü olan hak mezhebler ortadan kal dırılmalıydı. Çünkü mezhebler hedeflerine varmalarına büyük manilerdi. Tasarladıklarını yaptı lar; önce Müslüman olmayanlar dan Şarkiyyâtçı İslâm âlimleri ye tiştirdiler. Sonra da devşirdikleri çorbacıları onların rahle-i tedri sinden geçirerek “İslâm Âlimi” daha doğrusu “İlâhiyatçı (hak-bâ tıl her türlü dînî anlayışa açık) bi lim adamı” yaptılar. Geliştirdikleri siyasi şartlara paralel olarak da Ümmet’in tamâmını onlara veya talebelerine bir şekilde talebe yaptılar. Artık Ümmet-i İslâm dî nini onlardan veya onlara talebe olanlardan öğrenmeye başladılar. Bunu bazen “Büyük Ortadoğu”, bazen “Alçak Amerika”, bazen de “Düşük batı” projeleriyle yaptılar ve yapmaktadırlar. Hâsılı formül basitti. Müslümanların içinden se çecekleri beyinsizleri, bir tutam ot göstererek politika ve bilim cebhesinden devreye sokmak… Şu devşirilen çorbacılardan istik bâl vaad edenleri, dünyâlıklardan “aksırıncaya kadar”, “tıksırıncaya kadar” beslemenin yanında yedi göbek, belki yetmiş göbek gele cek nesillerine fazlasıyla yetecek kadar beslemek. Bu, onlara gör dürülecek işe değerdi… Böylece “katı” olan İslâmiyet, “sıvı” yahut sulu yahut da cıvık, sonra da “gaz” haline sokulmakla buhar laştırılmış ve yok edilmiş olacaktı. Bunlar yapıldı ve el ân yapılıyor; ama inşâallâh netîceyi bir çokla rına nisbetle tahsîl edebilseler de bütüne nisbetle aslâ alamaya caklardır. Çünkü dînin korunaca ğına dâir ilâhî vaad olduğu gibi, peygamberî müjde de vardır.[1] Mes’eleyi, devşirilen çorbacılar açısından bir yanıyla güzel tahlîl ettiğine inandığımız, birkaç sene evvel bir mecmûada neşredilmiş bir makâleyi buraya almak istiyo ruz Fedâîler mi Fedâ Edilenler... Devamını oku...
Fezâil-i Cihâd Hakkında Osmanlı’da Yazılmış Kitablar
Pazartesi, 04 Ocak 2010
Bursalı Mehmet Tahir Bey. Cihâd ki, vâcibliğinin tahakkuku her mü’min için bilinen bir iştir, bunun faziletleri hemen herkesçe icmalen malum hükmündedir. Ancak gazâ ve şehidlikle ilgili mukaddes akidelerin ilâhî tesiriyle büyük bir şerefe sahip olan cihâd ne gibi hallerle farzı kifaye ve hangi hususlarda farzı ayndır, sebep ve hükmü nedir? Bedenî ve mâlî güce sahip olanlara emredildiği müşterek vazifelerle bu hususta gösterilecek fedakârca itinanın temin edileceği güzellikler ve sevaplar ne[ler]den ibarettir. Bunlardan kaçınıp uzak durmanın neticesinde doğacak tesirlere cezalar hangi dereceye kadar varabilir? Ancak bu hükümlerle ilgili bir bilgiye sahip olmak elzemdir. Ayet-i kerimelerle Allah Teâlâ’nın Y övdüğü ve Hz. Peyğamber S in hadislerinde sonsuz tebcîle mazhar olan cihâd, din namus ve vatan gibi muazzez rabıtaların hıfz ve te’yîdiy-le ilgili olduğu için ehl-i îmânın o hükümlerin hakîkâtını araştırıp öğrenmekten uzak durması asla revâ... Devamını oku...

Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Buyurdular ki;

Hiç şübhe yok ki İslâm ğarîb başlamıştır, başladığı hale dönecektir.[1]

Şübhe yok ki iman ğarîb başlamıştır, başladığı hale dönecektir. Ne mutlu o günde insanlar bozulduklarında ğarîb olanlara…[2]

Hiç şübhe yok ki İslâm ğarîb başlamıştır, başladığı hale dönecektir.[3]

[1] Müslim, - İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ'dan- , Kenzu'l-Ummal:1/238

[2] Ahmed İbn-i Hanbel, Kenzu'l-Ummal:1/239

[3] Müslim, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ'dan], Kenzu'l-Ummal:1/238 [Neden Guraba Olmalıyız]

Guraba Mecmuası Bultenine Abone Ol.!







Kimler Sitede

Şu anda 26 konuk çevrimiçi
mod_vvisit_counterBugun2
mod_vvisit_counterHepsi24753

toolbar powered by www.mit3xxx.de