Mezhepsizlik Suçlamasından Mezhepçilik Suçlamasına

1970'li yıllarda en fazla duyduğumuz meselelerin başında mezhepsizlik cereyanı geliyordu. Bugün ise en fazla duyduğumuz meselelerden birisi de bilakis mezhepçilik ithamı ve suçlamasıdır. Muhammed Said Ramazan Buti, Nasiruddin Elbani ile münazara ve münakaşalarından mütevellit olarak Ella Mezhebiyye/ Mezhepsizlik kitabını kaleme almış ve Türkçe'de de yayınlanmıştı. Bu kitabın temel omurgası Muhammed Zahid el Kevseri'nin sözleriydi: Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür. Fakat şimdi eski tabir yani mezhepsizlik tabiri tepetaklak oldu ve şu anki gözde kavram mezhepçilik oldu.

Kısaca geçmişte mezhepsizler suçlanırken bugün ise mezhep bağlıları suçlanmaktadır ve mezhepsizlik hakim paradigma haline gelmiştir.  Peki meselenin hangi cephesi doğru veya hangi kavram daha isabetlidir ? Buna geçmeden önce buna dair bir iki misal vermek istiyoruz. Son sıralarda yazılarında mezhepçilik ifadesine rastladığım zatlardan birisi Taha Cabir el-Alvani olmuştur. İnkilap Yayınları arasında çıkan 'İslam düşüncesinin bugünkü meseleleri' adlı kitabında sık sık mezhepçilik tabirine rastlıyoruz.  Burada taassubi derecede mezhebe bağlılığın müspet hareket değil de menfi hareketi körüklediği tasavvur edilerek buna olumsuz bir anlam yüklendiğini söylenebilir. Bu durumda aslında mezhebiyye/ taifiyye anlamında kullanılmıştır.

Taifiyye ise fırkacılık veya bölücülük anlamına gelebilir. Bu manada ana çizginin dışındaki akide alanındaki farklılaşma fırkalaşmadır ve dinde bölücülüktür. Elbette furuat alanında fırkacılık bir yanlış anlamadır ve Ehl-i Sünnet'in de reddettiği bir husustur. Şafii mezhebinden birisinin Hanefi mezhebinden birisiyle cedelleşmesi ve bunu ayrılık ve tenafur haline getirmesi gibi. Veya dört mezhepten birisinin mensubunun diğer mezhep mensubuyla furu meselelerde ayrı düşecek derecede cedelleşmesidir. Veya furu meselelerindeki ayrılığı esasatta veya usuluddinde ayrılığa mesnet yapmak da böyledir. İlmi konularda ise tek mezhep içinde olduğu gibi mezhepler arasında da tartışma elbette ki olacaktır. Ama bu tartışma birbirinden ayıran ve uzaklaştıran bir tartışma değildir. Bu şekilde yapılırsa mezhep bundan mes'ul değildir aksine bu surette mukallit mezhepciliğini taifiyye haline getirmiş olabilir.

Zira furu meselelerde tefrika ve fırkacılık yoktur.[1] Usul meselesinde bidat ve bidat olmayan ayrımı yapılıyorsa bunda elbette ki haklılık payı vardır. Son sıralarda kimi müellifler sadece furu alanında değil usul alanındaki farklılıkların dile getirilmesini de mezhepçilik veya taifiyye olarak görüyorlar. İşte asıl tartışılması gereken nokta budur.  Bu noktada mezhep mensuplarını suçlayanlar aslında dini savunmasız bırakıyorlar. Aksi halde, sadece geçmişte değil günümüzde ortaya çıkan bir takım fırkalara veya en azından anlayışlara ilişmemek gerekir. Halbuki bizzat bundan Taha Cabir el –Alvani de yakınmaktadır.

Mesela bu hususta aynen şunları kaydetmektedir :" Geçen yüzyılda olduğu gibi bugün de Müslümanlar batılı hayat, insanlık ve küreselleşme vizyonunu kendilerinkiyle veya bu konulardaki İslami vizyonu batılı vizyonun prensipleri ile uzlaştırmayı üstlendiler. Bunun bir sonucu olarak ibadet ehli birçok Müslüman kendi yapılarına meydan okuyan veya kavramlarıyla çelişen ne varsa bunları pozitivizmin evrensel tabiatı ve laik modelle aklileştirme eğilimine girdi.  Mesela cinleri mikrop, melekleri elektron ve peygamberleri dahi kişiler olarak izah eden Müslümanlar gördük…(1)"

Şimdi burada duralım ve meselenin biraz izahatını yapalım. Alvani isim vermiyor ama cinleri mikrop veya benzeri canlılar olduğunu söyleyenlerden birisi de maalesef Reşid  Rıza'dır. Reid Rıza'nın tasavvuf ehli ve geleneksel ulemayı sevmeyişinin nedenlerinden birisi de bu modernizm bulaşıklığıdır.  Dileyen bu hususla ilgili Muhammed Hüseyin Zehebi'nin et-Tefsîr ve’l-Müfessirûm kitabının Reşid Rıza bölümüne bakabilir. Fakat kimileri bu ibareleri Ahmet Davudoğlu gibilerin kitaplarında görünce bunları iftira olarak nitelendiriyor. Kendisini hafakanlar basıyor.  Keza peygamberleri dahi kişiler olarak vasıflandıranlardan birisi de söz konusu konuşmasıyla Daru’l-Funun'un kapatılmasına gerekçe olan Cemaleddin Afgani'dir. Günü müzde Abdulkerim Suruş da  onun çığırında yürümektedir. Afgani'nin nübüvveti de mesleklere benzettiğine dair birden fazla rivayet vardır.

Karşı tezi yani mezhepçilik suçlamasını da Hamza Türkmen'in Ümran dergisine yapmış  olduğu konuşmadan takip edelim :" Peşinden 70'li yıllara doğru 'Fizilal' fasikül fasikül tercüme edilmeye başlandı. Fizilal okuyan insanlar dinimizi şeyhlerden değil Kur'an ve resulün örnekliğinden öğrenmemiz gerektiğini anladı. Buna geleneksel kesim büyük tepkiler gösterdi. Önceleri Seyyid  Kutup'u öven Necip Fazıl, Din Tahripçileri diye o zaman İslam Enstitüsü Müdürü Ahmet Davudoğlu'na bir kitap yazdırdı.

Mevdudi'yi Seyyid Kutup'u çok ağır hakaretlerle eleştiren, iftiralarla dolu bir kitap ve bu kitap senelerce yüzbinlerce satılıp geleneksel kesimin Kur'an kuslarında, okullarında ve mahallelerinde dağıtıldı insanlara. Aynı zamanda devreye emekli asker Hüseyin Hilmi Işık Nakşi kolundan sokuldu. Din tahripçileri diye, mezhepsizlik diye kitaplar çok ucuz fiyatlara basılıp satıldı ve dağıtıldı….(2)" Bakın Ahmet  Davudoğlu'nun uslubundan hoşlanmayan zatın uslubuna :" 1970'li yıllara geldiğimizde Türkiye'de hemen hemen Nakşilerin, Nurcuların tüm fraksiyonları, Süleymancılar, Kadiriler vardı. O dönemde en önemli cemaatlar bunlardı. Hepsi sağcı (acaba solcu mu olmaları gerekiyordu ?), devletçi, milliyetçi ve mezhepçiydi…" görülüğü gibi kendisine göre ne kadar aşağılayıcı ve kötüleyici ibare ve sıfat varsa bu kesimin üzerine döküyor, boca ediyor ve sonra da kalkıyor Ahmed Davudoğlu'nu mezhepçilikle yaftalıyor. Burada hem toptancı hem de keskin ifadeler kullanılıyor. En hafifi mezhepçilik olarak ortaya çıkıyor sanırım. Mezhepçilik ifadesi de aslında masum bir ifade değil. Bir paradigmayı çökertmek başya paradigmalar hesabına geçecektir. Fizik ve metafizik boşluk kaldırmayacağına göre durum bilbedahe ve apriori böyledir.  Elbette İslami anlayışta alt kategoriler olacaktır.

Biz buna mezhep ve meşrep diyoruz. Hiçbir alt kategori mensubu veya anlayış İslam'ın tamamını karşılayamayacağı, kapsayamayacağı ve kuşatamayacağı için hadis ifadesiyle ' leste fi şey' diyemez. Onu yok farz edemez. Mezhepçilik suçlaması adı altında mezhebin bu şekilde reddi tamamen o mezhebin sahasını bid'i cereyanlara terk etmektir.  Bu reddiyecilik sözgelimi, Ehl-i sünnet dairesinde ve sahasında gizli veya zımni Şiilik, Mutezile veya Haricilik propogandası yapmaktır. Elbette mezhebe taassup derecesindeki bağlılığın bazı mahzurlarından mı bahsetmek istiyorsunuz ? Karalamadan da bunu yapmanın imkanı var. Mezhep ve meşrepte itidal yolu tavsiye edildiğinde kendiliğinden maksat hasıl olmuş olur.  Yapıcı davranış esaslarından birisini ortaya koyan Hasan el Benna, Reşid Rıza'dan aldığı bir ifadeyi bu yönde tamim etmiştir :" Anlaşabildiğimiz noktalarda anlaşır, anlaşamadıklarımızda ise birbirimizi mazur görürüz…" Bu zümre başkalarına açılalım derken bilmeden kendisine ve kendi köklerine yabancılaşanlardır. Anti mezhepçilik masum bir ifade ve anlayış olmayıp belki tersinden menfî bir mezhepçiliktir. Anti mezhepçilik de bir mezhepçiliktir. Mezhepçilikten kurtulmak mezhepçiliğe küfretmekle olmaz. Tek kategoride; sadece itidali tavsiye etmekle mümkündür.

Elbete Ahmed Davudoğlu veya Necip Fazıl'ın bütün sözlerini veya eylemlerini savunma durumunda  değiliz. Bazı ifadeleri indirgemeci olmuştur. Aynen Hamza Tükmen'in de dediği gibi anlamaya dönük değil tanımlamaya dönük olmuştur.  Kitapta analitik uslubun dışına çıkılması bir eksiklik olduğu gibi belki yer yer bilgi hataları da olabilir. Ancak bugün asıl eksiklik bu gibi kitapların varlığı değil yokluğudur.

Kimilerine göre paranın dini imanı yoktur. Diğer kimilerine göre de siyasetin dini imanı yoktur. Birisine göre de hem devletlerin hem de medeniyetlerin dini imanı yoktur? Kim bu birisi derseniz Suriye Müftüsü Şeyh Hasune'den bahsediyoruz. Şeyh Hasune medeniyetlerin dininden bahsedilemeyeceğini söylüyor. O zaman medeniyetler ladini midir ? Elbette medeniyetlerin inşasında müşterek ve çok dinli bir katkıdan bahsedilebilir. Bu dinsizlik değildir. Dolayısıyla bir kalem darbesiyle (cerretü kalem) İslam medeniyetinin üzerine çizgi çiziyor. Halbuki 50 yıl önce Şam'da yani Hasune'nin ikametgahında Hadaretü'l İslam diye mecmualar çıkıyordu.

Bugüne kadar İslam medeniyetinden bahsedenler hepten çuvallamış oluyorlar. Ahmet Gürkan, Hasan el Benna, Mustafa Sıbai yani kim varsa. Müftünün bu hezeyanlarına cevap veren Muhammed Ali Şahin ' İnneha hadaretu'l İslam ya Semahete'l müfti' başlıklı yazısında bakın nasıl yana yakıla Şeyhülislam Musafa Sabri gibi İslam müdafiilerini arıyor. Hitamında şöyle diyor :" Edip Mustafa Sadık er Rafii, Şeyh Reşid Rıza ve Şeyhülislam Mustafa Sabri'nin  hayatta olmalarını ve bu eklektik düşünceleri kökünden sökmelerini tememni ederdim. Siyaset-i şer'iyye'de ne kadar yayan olduğunu ortaya çıkarmalarını niyaz ederdim. Ümmetin medeniyeti ve mirasıyla alakalı cehaletini ortaya sermelerini temenni ederdim. Böylece keşke bizi  bu ve benzeri saltanat ulemasına cevap verme mükellefiyetinden kurtarsalardı.  Muhterem Müftü Hazretleri bu şaşaalı ve göz kamaştıran İslam medeniyetidir. İslam devleti de yolda. İşaretleri, beşaretleri ve sancakları uzaktan belirmeye başladı…(3)"

Hatalarıyla sevaplarıyla birlikte demek ki o gibi zevata ihtiyaç henüz bitmemiş. Belki yeni başlıyor.

Burada mezhepçilik suçlaması noktasında bazı Mısırlılar İmam Şafii'yi bile mezhepçilikle itham etmişlerdir. Bu bağlamda Mısırlı merhum Muhammed Gazali ilginç bir muhaveresini anlatıyor :" Bir veledle karşılaştım bana demesin mi, 'Mısır'ı ifsat ve berbat eden İmam şafii'dir !" Bu sözü duyunca irkildim ve dehşete kapıldım. Dedim ki : Fesubhanellah.. Akabinde genç veled bana taklit ve mezhepçilikten bahsetmeye başladı.

Ona dedim ki : Velet! Haddini bil ! Bu çıktığın veya iddia ettiğin makama ne baban ne de ataların ulaşabilmiştir. Cahili olduğun bir sahaya girmişsin. Ahmet Bin Hanbel, hocası İmam Şafii hakkında şu mübeccel sözü söylemiştir : "Şafii dünyanın güneşi gibiydi.l Beden için de bir tiryak ve afiyetti hiç bunların dengi ve karşılığı var mıdır ?" Fazileti ancak sahipleri ikrar ve itiraf eder. Şafii'yi de ancak fazlı kerem sahibi dengi insanlar anlar.

Eh bir de kalkmış İmam Şafii Mısır'ı fesada vermiş diyorsun ! Her ne kadar bazı meselelerde Şafii, Ebu Hanife'ye muhalefet etmişse bile şunu da söyleyen o'dur : Fıkıhta insanlar Ebu Hanife'nin iyali ; çoluk çocuğu mesabesindedir.  Peygamberler ihtilaf etmiş ve sahabiler ihtilaf etmiştir. Elbette büyükler de ihtilaf edeceklerdir. Farklı görüşleri onların birbirini saymasına ve sevmesine asla engel değildir. Buna mukabil bir kitap okuyan veled çıkar gelir ve bütün imamlara hakem kesilir. Okuduğu birkaç satırı bile anlamakta zorlanan; faili mef'ulu ayıramayan adam çıkar imamlar hakkında gelişi güzel konuşur. Bu ancak kalp ve gönül hastalığıdır. Mağruriyettir ve bu mağruriyet de firavunun kişilik ve sıfatının bir parçasıdır …"

Burada adaba aykırı tutumlardan birisi de Hamza Türkmen'in Türkiye'deki bütün cemaatları aynı kefeye koyarak hepsini* mezhepçilikle suçlamasıdır. Genel olarak böyle bir eğilim olsa da bir camiayı toptan bütün fertleriyle isim vererek mezhepçilikle suçlamak İslam adabına ve kardeşlik hukukana aykırıdır. Belki geçmişte mezhepsizlik suçlamasında zaman zaman maksadı aşan ve hikmetten uzak veya muhakemeden yoksun düşen suçlamalar yapılmış olabilir.** Ama genelde o tez haklı idi. Hamza Türkmen gibi arkadaşların bakış açılarındaki temel etken dini, ideoloji olarak kavramalarıdır. Dini emperyalizme karşı bir mücadele aracına indirgeme tehlikesi barındırıyorlar. Temel yaklaşım tarzı bu olunca  ideolojilerine hizmet ettiği müddetçe ve  oranda diğer düşüncelere karşı  eklektik davranabiliyorlar. Dolayısıyla onları siyaseten İran çizgisine yakın ama mezhebi anlayış olarak selefiliğe yatkın olarak görebilirsiniz. Hamza Türkmen'in İslamcılıkla ilgili analizi ise gerçekten de yerindeydi.

Evet şimdi mezhepsizlik suçlaması devri kapandı veya eskisi kadar güçlü değil. Günümüzde ise yükselen cereyan mezhepçilik suçlamasıdır. Yani suçlanan veya suçlayan yer değiştirmiş oldu. Bu kadar hızlı değişiklik de ahirzaman ahvalinden olsa gerek.*

1-İslam düşüncesinin bugünkü meseleleri, Alvani, s: 20

2-Umran dergisi, Ağustos 2008

3- http://www.asharqalarabi.org.uk/mu-sa/b-mushacat-1437.htm

4-Mecelletü'l Ezher, measiyu'l kulup ve measiyu'l cevarih, Muhammed Gazali, hazırlayan ve takdim: Ali Hamid Abdurrahim,  Ağustos sayısı 2008, s:  1180

* Burada içlerinden biri değil esâsen hepsi haksız olarak karalanmıştır. İçlerinden bizimkini seçıp mudâfaa ile iktifâ edersek, yanlış olur. Zîrâ onların hepsi kifâyetsizlerin, Mezhebleri devre dışı bırakıp binlerce sapık, hattâ bâtıl mezhebî câd etmelerinden endîşe ederek ğayretli ve hamiyetli hareketler sergilemişlerdir ki, zaman onları haklı göstermiştir: Mezbaha etrafında dolaşan sürüler gibi yeni Mezhebler zuhûr etmiştir. Nâşir.

** Bu, aklî imkân dâhilinde ise de vâkı’ olmamıştır. Aksine, yapılan ve söylenenlerin hepsi haklı idi ama demek ki, meâl-esef kâfî değildi ki bu netîceler hâsıl oldu. Nâşir.

*** Allahu a’lem- îmân ve İslâm za’fiyyeti…. Nâşir

[1] Sâhib-i salâhiyet olmayanlardan zuhûr eden fer’î ihtilâflar bile menfî hizibçilik sebebi olup netîce bakımından akıdevî tefrikaya dahî bâis olur. Nitekim günümüzdeki bu munâkaşaların kalkış noktası nâ ehillerin başlarda vukû’ bulan fer’iyyâttaki hilâfları idi. Nâşir.

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top