• Kategori: 5.Sayı
  • Ali Kara tarafından yazıldı.
  • Gösterim: 2651

Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaat

Ali KARA

HAMDELE

Günümüz Müslüman’ı, başıboş bir sürü gibi, ne yapacağını bilmez bir halde eyyamcı bir şekilde günlerini zâyi ederek nefesini tüketmekte, daha acısı, geride hayırlı bir eser bırakamadan eriyip tükenmekte.

Bu ahvâl içinde konuşanların ekserisinin de, kendilerinin Ehl-i Sünnet olduğunu iddia ve takdim etmeleri de ayrı bir sıkıntı oluşturmaktadır. Zira deve kuşu misali ne yük taşır ne de havada uçar, (ne Sünneti yaşarız ne de, kimseye Ehl-i Sünnet’i bırakmayız).

Önce Ehl-i Sünnet mezhebinin temellerini tanımak gereklidir. Bu hususta elimizdeki bazı eserlerden sizler için derlemiş olduğumuz şu kısa makale ile konuyu ortaya sermeye çalışacağız. Muvaf-fakiyyet Allahu Teâlâ’dandır.

Ehl-i Sünnet kimlerdir?

Bu sorunun cevabını bizzat Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek fem-i şeriflerinden (ağız, iki dudak, lisanından) dinleyelim.

Ebu Hureyre’den (radıyallahu anhu) rivayetle Resulullah sallal-lahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar, Nasraniler yetmiş iki fırkaya ayrıldı; Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak.”[1]

Abdullah ibn-i Amr’dan (radıyal-lahu anhu) rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

“İsrailoğulları üzerine gelen şey, benim Ümmetim üzerine de gelecek. İsrailoğulları yetmiş iki millete ayrıldı, Ümmetim yetmiş üç millete ayrılacak; onlar üzerine bir millet fazla olurlar; hepsi ateştedir, ancak bir millet müstesnadır.

Ashâb-ı Kiram dediler ki; Ey Allah’ın Resulü! Gâlib olan millet hangisidir?

Buyurdu: Ben ve Ashâbımın hali üzerine olanlar. [2]

Enes’ten (radıyallahu anhu)  rivayetle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

 “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar, benim Ümmetim de yetmiş iki fırkaya ayrılacak, biri hariç hepsi ateştedir. O (kurtulanlar), cemaattir. [3]

Bu hadis-i şeriflerde Nebi sallallahu aleyhi ve sellem, ayrılıkçı olan fırkaların hevâ ehli olan sapık fırkalar olduğunu ve ayrılış noktasının, kendi yolu ve Ashâbının yoluna muhalefetten kaynaklandığını bildirmiş olmaktadır.

Hevâ ehlinin bazısı, Ehl-i Sünnet’e tevhid ve adilde muhalefet etti, bazısı vaad ve vai’dde, bazısı kader ve istitaatta, bazısı hayır ve şerrin takdirinde, bazısı hidayet ve dalalette, bazısı irade ve meşiette, bazısı rü’yet ve idrakte, bazısı Allah-u Teâlâ’nın sıfatları ve isimlerinde, bazısı ta’dil ve tecvirde, bazısı nübüvvet şartlarında ve daha pek çok hususlarda ihtilaf etmişlerdir. [4]

Bu muhaliflerin belli başlıları Mu’tezile, Kaderiyye, Hâriciyye, Rafiziler/Şia, Neccâriyye, Cehmiyye, Mücessime, Müşebbihe ve benzerleridir.

Bu ihtilaf içinde olan hevâ fırkalarının bazısı, diğer bazısını tekfir etmektedir. Ehl-i Sünnet imamları, kıble ehlinin tekfir edilmemesi görüşündedir. Ancak bunlardan fertlerin i’tikadı, Kitab ve Sünnet’ten kat’î olan hükümlere ters olursa, kıble ehli olsa da o fert tekfir edilir. Artık o kişinin nikahı fasit olur, kestiği yenmez, kız alınıp ona kız verilmez, cenazesi kılınmaz, zira mürted olmuştur.

Böylece hadis-i şerifin (yetmiş üç veya yetmiş iki) te’vili açığa çıkmış oldu; zira burada saydığımız fırkalar kendi aralarında da değişik gruplara ayrılmakla yetmiş üç sayısı tamam olur.

İhtilafların sadece başlıklarını düşünürsek, işin tamamen dinin aslî ve i’tikâdî konusundan kaynaklandığı ortaya çıkar; zira Ehl-i Sünnet’in içinde olan fıkhî dört mezhebin ihtilafları böyle değildir. Onların ihtilafı, hükümlerin helal-haram-farz-vacib-câiz-müfsid gibi hususlarıyla alakalıdır. Dinin temellerinde ortak olmakla beraber, fürû’unda olan ihtilaf neticesinde şu dört mezhebten hiç biri diğerini tekfir etmemiştir, zira hepsi Ehl-i Sünnet’tir. İ’tikâttaki muhâlifler ise, söylediğimiz gibi kendi aralarında birbirlerini tekfir etmekten çekinmezler. Bu zamanda bu tekfir işi ayağa düştü. Bir âyet veya hadis-i şerif öğrenen, diğerini tekfir etmekten sakınmaz oldu.

Ehl-i Sünnet’i Meydana Getiren Sınıflar

Ehl-i Sünnet sekiz sınıftır:

1- Kelâmcılardan olan bu âlimler topluluğu, teşbih ve ta’tîlden uzak, Râfizîlerin/Şia’nın ve Hâricilerin bid’atlarından uzak, diğer bid’at fırkalarından ayrı olarak Allah-u Teâlâ’nın Zât ve sıfatlarını, Tevhid ve nübüvvet konularını, sevab-ceza, vaad ve vai’d meselelerini, ictihad-imamet konularını, Kitab ve Sünnet’e muvafık olarak beyan etmişlerdir.

2- Ehl-i Sünnet’in i’tikâd konularına tâbi olan fıkıh imamları. Kitab ve Sünnet’ten re’y ve ictihadla fürû’ meselelerini istinbat eden takva yolu üzere olan selef-i sâlihîn (dört mezheb) imamlarıdır.

3- Hadis-i şerif rivayetiyle meşgul olan  hadis imamları. Sahih ile bozuk haberlerin arasını ayırmışlar, cerh ve ta’dil kurallarını beyan etmişler. Bu amellerine, asla bid’at ehlinden bir şey karıştırmamışladır.

4- Nahiv/gramer, edebiyyat, sarf ilimleriyle meşgul olan âlimlerdir. Lugat âlimlerinin yolu üzere arapça’nın tedvinini üzerlerine almışlar, bid’at ehlinin yorumlamalarından uzak durmuşlardır.

5- Kur’an’ın kıraat vecihlerini ihâta eden kurrâlar ve tefsir âlimleridir. Bütün te’villeri Ehl-i Sünnet’in asıllarına/temel esaslarına uygun olmuştur.

6- Zahidler ve Sûfîler’dir. Kanaat ehli takva yolunda ilerleyen dervişler topluluğudur. Kendi varlıklarını yok etmişler, Allah-u Teâlâ’nın kaza ve kaderine razı olup aza kanaat etmişler, bütün azalarının mes’ûl olduğu hissiyle amel ederek devamlı İlâhî huzurda olmanın yolunu bulmuşlar. Asıl caddeyi muhâfaza edenler İ’tikâd ve amelde Ehl-i Sünnet’ten taviz vermemişlerdir.

7- Allah yolunca cihad eden, sınırlarda düşmanı gözetleyen mücahid topluluğudur. İslam vatanını beklerler, düşmana göz açtırmazlar, dinin muhafazası için canlarını feda ederler.

8- Ehl-i Sünnet alâmetlerinin yaygın olduğu beldelerde yaşayan umum halktır. Sanat ve ziraatla meşgul olup Ehl-i Sünnet’in ihyâsına destek olurlar.

İşte kitablarımızın beyan ettiği İslam câmiasının temellerini meydana getiren sınıflar… Bu sınıflardan hangisi ne kadar mevcut…. Bunların yerini hangi sınıflar almış, iş nereye dönmüş takdiri sizlere bırakıyoruz.

Ancak şunu ifade edelim ki, şu zamanda İslam câmiasını, Ehl-i Sünnet üzere oluşturmak ve meydana getirmek, Mevlâ Teâlâ’nın şu âyetinde beyan etttiği sınıfı hâsıl etmeksizin imkan dahilinde görülmemektedir: “İçinizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk olsun…”[5]

 Bu topluluk, âlimler topluluğudur. Ehl-i Sünnet’i anlayan ve yaşayan âlimler. Etiketli ilim hırsızları, din yobazları değil. Dini dünyalığa satan, ayetleri çarptırarak ehl-i kitaba dalkavukluk yapan nifak ehli satılmış kravatlarıyla bazı yerlere bağlanmış kimseler değil.

Mesleği milletin kafasını karıştırmak, ihtilaflı konuları ortaya atarak saf gönülleri bulandırmak, “zaman sana uymazsa, sen zamana uy” diyerek her kılığa giren, kutsal topraklara gidip gelmeyi tekelleri altına alıp kurayla parayla işi ranta çeviren, papazlarla maç edip resim çektiren din görevlisi bozuntuları, bu büyük davanın yükünü taşıyamaz, çilesini çekemez.

Beş yıldızlı otelden daha lüks okullarda, pansiyon-yurt gibi resmî yerlerde, en büyük ibadet olan namazın kılınması dahi kendi haline bırakılmış, her türlü dünyalık imkanlar önlerine serilmiş, hedefleri bir makam kapmak olan bir neslin, ilim seviyesi ve takva derecesini siz takdir edin. Eskilerin çektiği çile ve meşakkat nerde; sadece Allah rızası için ilim talebi nerde; yeri gelince başını açıp peruk takarak okuluna giden, özel günlerinde hasta olduğu halde Kur’an dersine mecburen katılan, erkek eğitimcilerle yüz yüze muhatab olup güya ilim tahsil eden kızcağızlara ne demeli!

Yani lafı uzatmadan demek isteriz ki; evvelki dönem âlimlerini yetiştirmek için gerekli alt yapı ne zaman oluşturulacak ve insanlığın kurtuluşu için lazım gelen kapasitede âlimler, ne zaman düzenli olarak yetiştirilip istihdam edilecek?

Ticârî veya hukûkî bir işimiz olsa hemen tüccarlara veya avukatlara sorarız, ama işi batırdıktan sonra gelip hocaya sorarız. Öyle değil! İşe başlamadan önce hoca efendilerle meşvere edelim, temeli sağlam atalım, bozulursa düzeltmesi kolay olur.

İslam her tarafta uygulanırsa hiç ihtilaf olmaz mı? Denirse, deriz ki; elbette ihtilaf olur; ama Ümmetin rahmetine olacak şekilde olursa fayda verir, aksi takdirde ihtilaflar ayrılık getirir, ayrılık güçsüzlük ve zillet getirir.

Ashâb-ı Kirâm’ın İhtilaflarındaki Tavırları Nasıl Oldu?

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatıyla ihtilaflar başlamıştır.

İlk ihtilaf: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat etti mi, etmedi mi?

Bazıları O’nun ölmediğini zannetti, Allah-u Teâlâ onu göğe kaldırdı (İsa aleyhisselâm gibi), ilerde geri gelecek dediler.

Hazret-i Ömer (radıyallahu anhu)  hiddetlenerek “Kim Muhammed öldü derse kafasını uçururum” diyerek hâlet-i rûhiyyesini açıkladı.

Hazret-i Ebu Bekir Sıddık (radıyallahu anhu), gayet sakin bir şekilde gelip Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i alnından öptü, dışarı çıkarak insanlara hitap etti: Muhakkak sen ölüsün, onlarda ölülerdir[6] âyet-i kerimesini okudu ve Kim Muhammed’e ibadet ediyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim Muhammed’in Rabbine ibadet ediyorsa, bilsinki O diridir, ölmez. Böylece Ashâb-ı Kirâm yatıştı, sanki bu ayeti hiç duymamışlardı.

İkinci ihtilaf: Resulullah sallal-lahu aleyhi ve sellem’in defnedileceği yer hakkındadır.  Mekkeliler, O’nun Mekke’ye götürülmesini istediler; zira orda doğdu ve kıblesi orasıdır, orda peygamber oldu, nesli ordandır, ceddi İsmail aleyhisselâm’ın kabri ordadır, dediler.

Medineliler de Medine’de defninde ısrar etti, zira buraya hicret etmiştir, burda yaşamıştır, dediler.

Bazıları da Kudüs’e nakledilmesini söyledi. Zira İbrahim aleyhis-selâm’ın kabri ordadır, dediler.

Bu ihtilaf da, Ebu Bekir Sıddık radıyallahu anhu’nun, şu hadis-i şerifi rivayetiyle bitti: Muhakkak nebiler, nerde vefat ederlerse oraya defnedilirler. [7]

Aişe validemiz radıyallahu anhâ da, buna benzer bir rivayetle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yatağının olduğu mevziye defnedileceğini beyan etmiştir. Böylece Medine’deki hücresine defnedilmiştir. Şimdi üzerinde yeşil kubbesi mevcuttur. Allah-u Teâlâ şefaatlerine cümlemizi nail eylesin.

Üçüncü ihtilaf: İmamet hakkındadır. Ensâr-ı Kirâm, Sa’d bin Ubâde el-Huzeî’ye biat etmek istedi. Kureyş, imamların ancak Kureyş’ten olacağını söyledi. Sonra İmamlar Kureyş’dendir hadis-i şerifi rivayet edilerek bu ihtilaf Ebu Bekir radıyallahu anhu’ya beyatla son buldu.

Dördüncü ihtilaf: Fedek arazisi ve miras-ı Nebi hakkındadır. Bu hususta Ebu Bekir (radıyallahu anhu)’nun hükmüne razı oldular. “Peygamberler varis olunmaz” hadis-i şerifini rivayet ederek, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den kalan malların hazineye (beytü’l mal) devredilmesine karar verildi.

Beşinci ihtilaf: Zekat vermeyenler hakkındadır. Bazı kabileler Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatını fırsat bilip baş kaldırdılar ve zekat vermeyeceklerini ilan ettiler. Onlarla savaşılmasına ve itaat altına alınmalarına karar verildi.

Altıncı ihtilaf: Hazret-i Ömer radıyallahu anhu’yu yerine halife bırakmakta oldu. Ebu Bekir radıyallahu anhu, kendi yerine halife olarak Hazret-i Ömer’i takdim etti. Ashâb-ı Kirâm, “bize sert ve katı birini bıraktın” deyince, Hazret-i Ebu Bekir radıyallahu anhu, “Şayet Rabbim bana Kıyamet gününde sorarsa, şöyle derim: Onların üzerine en hayırlılarını vazîfeli tayin ettim. Böylece O’nu hepsi kabullendiler.

Yedinci ihtilaf: Hazret-i Ömer’in vefatı anında emirlik işini halletmeleri için tayin ettiği altı kişilik şûrânın ihtilafıdır. Sonunda hepsi Hazret-i Osman radıyallahu anhu’nun hilafeti üzere ittifak ettiler.

Sekizinci ihtilaf: Hazret-i Ali’nin hilafeti zamanındaki kargaşalıklardır. Hazret-i Osman’ın katillerinin bulunamaması ve kısasın gecikmesinden dolayı, Hazret-i Osman’ın akraba tarafı bazı Ashâb ile (Talha ve Zübeyir gibileri. Allah-u Teâlâ hepsinden razı olsun) halifeye baş kaldırdılar.

Hazret-i Ömer radıyallahu anhu’nun şehid edilmesiyle atılan fitne tohumu, son iki halife döneminde daha da derinleşti ve daha sonraları iş mezheb ayrılığına dönüşmesine vardı. Artık ihtilaflar Ümmetin zararına olmaya başladı. Hariciler, Kaderiyye, Mu’tezile ve Şia’nın ihtilafları Ümmeti sarstı. Pek çok kimseyi şehid ettiler.

Yukarda ki ihtilafların ilk yedi tanesinde görüldüğü gibi Ümmet, bir noktada ittifak ederek birliği muhafaza etmişler, dinin aslına sadık kalarak tek Ümmet halinde yaşamışlardır. Daha sonraları, Ashâbın son dönemlerinde As-hâb’dan olmayanlar tarafından ortaya çıkarılan mezheb ihtilafları, daha sonraları gelişmiş ve nihâyet Ehl-i Sünnet’i bölmüş ve Ümmet birliğini dağıtmıştır. Şimdiye kadar devam eden bu ihtilafların ana temeli, Sünnet’ten ve hak halifeden ayrılma, nefsin hevâsına tâbi olmaktır.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: “Benden sonra kim yaşarsa, yakında çok ihtilaflar görecektir. Sünnetime ve râşid halifelerimin Sünnetine yapışınız, onu azı dişinizle ısırınız. İşlerin uydurmalarından sakınınız, zira dinde her bir ihdas/icad edilen şey bid’attır, her bid’at dalâlettir.” [8]

Yol, açıktır bellidir. Sırât-ı mustakîm’den ayrılanlar, kendi görüşlerine tâbi olan hevâ ehlidir. Bunların verdiği zarar, hem kendilerine hem İslam ümmetinedir. Bu yüzden İslam alemi, 1,5 milyardan fazla nüfusa sahip olduğu halde, ehl-i küfrün karşısında aciz ve perişan haldedir.

Bu yanlış gidişin çaresi, Ehl-i Sünnet kaynaklarına (Kitab, Sünnet, İcma, Kıyas) bağlı, takva ve cihad ehli, samimi, kanaatkâr, mücahid kimseleri yetiştirmek ve işi ehline vermekle mümkündür.

“İş, ehli olmayana verilince, kıyameti bekle”[9] buyurulmuştur.

Bid’at ehlinin amellerinin kabul olmayacağına dair hadis-i şerif de hatırlatırız:

Huzeyfe radıyallahu anhu’dan rivayetle, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “Allah-u Teâlâ bid’at sahibinin orucunu, namazını, haccını, umresini, cihadını, tasarrufunu, adaletini kabul etmez. Kıl hamurdan çıktığı gibi İslam’dan, çıkar.”[10]

Bu kısa ma’lûmâta binaen deriz ki, şu an İslam aleminin yeniden Sünnet’e dönmekten, İslâmî ilimleri Allah için ihyâ edip Sünnet’i tatbik etmekten başka çıkış yolu yoktur. Bu sebeble her “Ehl-i Sünnetim” diyene kulak asmıyoruz, sözünü kaale almıyoruz. Âyinesi iştir kişinin lafına bakılmaz. İş yaptığı zannedilenlerin işleri, Allah-u Teâlâ katından makbul olmayınca, bizim değer vermemiz, beğenip desteklememiz ne işe yarar? “Çalışmış yorulmuş, sıcaklığı nihâyete varmış ateşe girecek”  âyetinin tehdidine dûçar olmaktan başka bir işe yaramaz.

Mevlâ Teâlâ, bütün işlerimizi kabule layık eylesin, dünya ve Âhiret saadeti nasib eylesin.

SALVELE

[1] Hâkim, Müstedrek, Kitâbu’l- İlm, 1/ 128.

[2] Hâkim, Kitâbu’l-İlm, 1/182.

[3] İbn-i Mâce,  Kitâbu-l Fiten,  2/1322

[4] Bu gibi ihtilaf maddeleri, husûsî olarak akâid kitablarından öğrenilsin.

[5] Âl-i İmran: 110

[6] Zümer: 30

[7] Tirmizi, Cenazeler bahsi, 1018

[8] Ebu Davud-Tirmizî  

[9] BUhari.

[10] İbni Mace- Terğib-Terhib/ 85

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top