Dilde ve Kur'ân’da Mecâz Yok mudur? - İkinci Mes'ele Kur'ân’da ve Sünnet’te Mecâz Yok mudur?

Makale Dizini

 

İkinci Mes'ele

 

Kur'ân’da ve Sünnet’te Mecâz Yok mudur?

 

Şüzûzun, yani tek kalmanın ve Ümmet’in âlimlerinin tamâmına karşı bir tavır içine girmenin birinci ve baş kahramanı İbnu Teymiyye’den başka kim olabilirdi ki?!.. Evet O, bu husûsta da yani Kur’ân’da, Sünnet’te ve hattâ dilde mecâzın bulunmadığını iddiâ etti.

 

İbnu Teymiyye, bu mes'eleyi, Kitâbu’l-Îmân isimli eserinde ‘Allah’ın Âdem aleyhisselâm’a isimleri öğretmesi’ başlığı altında yirmi sayfaya yakın bir bölümde işlemiş ve bir sürü muğâlatalarla mecâzın varlığını inkâr etmesini kendince delîllendirip isbât etmeye çalışmıştır.[1] Bazen alâkasız, bazen de çok uzak alâkalarla sözü uzatmış, aklınca mecâz içün yapılan ta’rîflere ve verilen misâllere cevâblar vermiştir. Böylece akıl almaz zorlamalarla yeni bir lügat îcâd etti, dense yeridir. Aslında O’nun şu sözleri, ‘sizin lafızlar içün mecâz olduğunu iddiâ ettiğiniz ma'nâlar, hakîkat ma'nâlarıdır; o lafızlar başta onlar içün de konulmuştu, (bir bakıma o ma'nâların tamamı içün müşterektiler;) onlardan evvel ayrı bir vaz’ da yoktu’ şeklinde hulâsa edilebilir. Bu hilâfının/aykırı görüşünün temelde bir hâsılı ve semeresi de yoktur; ancak, başka yerlerde karşılaşılabilecek bazı teşbîh ve temsîl (Allah’ı bir şekilde yarattıklarına benzetmek) noktalarında işine yarayacağını düşünmüş olmalı ki, bu husûsta haddinden ziyâde ısrârcı davranmaktadır.

 

O, bu sözleri arasında nihâyet şöyle demektedir: ‘…Bu lügatta mecâz olduğu takdîrdedir; ama Kur'ân’da asla bir mecâz yoktur; hatta lügatın mecâz ve hakîkate ayrılması, Selef’in sözünü etmediği uydurma bir taksîmdir. Halef/sonraki âlimler ise bu husûsta iki görüş üzeredir ve bu noktadaki anlaşmazlık lafzî değil(ma'nevî)dir. Aksine bu taksîmin kendisi bâtıl olup, bu (hakîkat) şundan (mecâz’dan) ayrılamaz…’[2]

 

Sözlerinden burasını aktaran bir şahıs, haklı olarak şöyle söylemiştir: Hâlbuki, Selef’den olan, müctehid, muhaddis ve dil âlimi Ebû Ubeyde Ma’mer İbnu’l-Müsennâ(o meşhûr eseri) Kitâbu’l-Mecâz’ını (Mecâzu’l-Kur’ân’ını) yazmıştır. Selef’in imâmlarının tamamının tıpatıp aynı lafzı kullanmaları şartı da yoktur. Mecâz gerekli bir delîlle lafzın hakîkî ma'nâsının dışında kullanılması demektir. Kalem sûresi 42. âyetteki sâk kelimesinin, bildiğimiz meşhûr olan ayak ma'nâsından uzak olduğu Abdullah İbnu Abbas'ın tefsîrinden de anlaşılmaktadır. İmâm Beyhakî iki hasen isnâdla İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ’dan bir rivâyette bulunmuş ve şu ziyâdeyi yapmıştır: ‘Size Kur'ân’dan bir şey (ma'nâ) gizli kalırsa onu şiirden arayınız; zîrâ şiir Arabın dîvânıdır.’ Bu, mecâzdan başka bir şey değildir. (Nakil Bitti.)

 

İbnu’l-Kayyim el-Cevziyye ise, el-Kasîdetü’n-Nûniyye’de mecâz’ın varlığını esasta değil de, bazı meselelerde, birkaç yerde reddederken bir yerde de kabûl etmektedir.

 

Nitekim O, ‘istivâ’ ile alâkalı bir yerde şöyle dedi: ;لا فيه اجمال و لا هو مفهم   للاشتراك و لا مجاز ثان=/‘(O ‘istivâ’ âyetinde) ne icmâl/mücmellik vardır, o ne müşterekliği anlaştırmaktadır, ne de onda ikinci (mertebede) olan bir mecâz yoktur.’[3] İbnu’l-Kayyim burada kesin kararlı; ‘istevâ’ kelimesinde ne mücmellik/teferruatı bilinmeyecek şekilde kısalık, ne (bir takım ma'nâlarda) müştereklik/ortaklık, ne de mecâz bulunduğunu hiçbir şekilde kabûl etmemektedir. ‘İstevâ’nın illâ metre hesâbıyla yukarıya çıkmak ve fizîkî olarak Arş’ın üstünde oturmak ma'nâsında olduğunda ısrârlı… Eh, ne diyelim…

 

Başka bir yerde de ‘te’vîl’den söz ederken şöyle dedi: ;وعلمت ان حقيقة التأويل تب   يين الحقيقة لا المجاز الثانى=/‘Ve bildin ki, te’vîlin hakîkati, ikinci (mertebede) olan mecâzıdeğil de hakîkati açıklamaktır. [4]

 

O, bir başka yerde de nihâyet şöyle demektedir: ;واشهد عليهم انهم حملوا النصو    ص على الحقيقة لا المجاز الثانى= /‘(Ey Allah’ın sıfatlarını inkâr eden!) onların (Sünnet yanlılarının) aleyhine şâhidlik et ki, onlar, yordular nassları hakîkat(ma'nâsın)a, ikinci (mertebede) olan mecâza değil.’

 

;الا اذا ما اضطرهم لمجازها المضطر من حس ومن برهان=/‘Ancak onları mecbûr ettiği zaman (nassları mecâza yorarlar), mecbûr edici bir hisden ve kesin delîlden’[5]

 

İbnu’l-Kayyim bu üç yerde ve bilhassa üçüncü yerde mecâz’ı aslında inkâr etmemekte, aksine onu ‘ikinci (mertebede) olarak’ kabûl etmektedir. Ancak ilk iki yerde, yani ‘istivâ’ ile, ‘te’vîl’ bahislerinde ‘ikinci olan mecâz’ın geçerli ve câiz olamayacağını, üçüncü yerde, yani nassların ‘hakîkat’e yorulması bahsinde ise ‘nassların, ancak mecbûr edici bir his/duyu ve kesin delîl mecbûr bıraktığı zaman mecâza gitmenin câiz olabileceğini’ söylemektedir. Bunun Türkçesi ise -şu tavırlardan da görüldüğü gibi-, ‘mecâz’ı ben canımın istediği yerde kabûl eder, canımın istemediği yerde ise kabûl etmem’ demektir.

 

Dr. Muhammed Halîl el-Herrâs, İbnu’l-Kayyim’e uyarak Nûniyye Şerhi’nde bunu, iki (belki de bizim görmediğimiz daha çok) yerde reddetti. Lâkin bir yerde de itirâz etmedi ve tasdîk ederek- şöyle dedi: Onlar (Sünnet tâifesi) nassları aslolan hakîkat ma'nâlarına yorarlar; mecâza yormazlar. Ancak, his/duyu ve bürhândan/kesin delîl den olan bir zarûretin onları buna mecbûr bırakması müstesnâdır. Orada nasların korunması içün olan (mecâza yormak) mübâh görülür. Lâkin aşırıya kaçmadan ve haddi aşmadan. Aksine zarûretin gerekli kıldığı mikdârda. Ölünün leş yemesinde olduğu gibi. Ancak bunun (mecâza yormanın) vâcib olduğu nasslar cidden çok azdır ve onlardan her bir nassla beraber onu hakîkatinden çevirecek bir karîne/delîl olacak ipucu vardır...’[6]

 

Mecâzı kabûl edenler, zaten nassları -bir mâni’ bulunmadıkça- önce hakîkat ma’nâlarına yormayı farz kabûl etmişler, ancak mânî' bulununca mecâza gitmeyi lüzûmlu görmüşlerdir. Hattâ İmâm Nesefî, Akâid’inde şöyle demiştir: ‘Nasslar, açık ma'nâlarına yorulur; onların zâhirinden (şu zâhir ma'nâlara mânî' karîne bulunmadıkça) ehl-i bâtın’ın iddiâ ettiği ma'nâlara dönmek küfür ile ilhâddır/dinden çıkmaktır.’[7] Şu hâlde ortada temeldeki bir ayrılık yoktur, diyelim. Öyleyse, geriye bu mecbûr edici mâni karînelerin ne olup olmadıkları kalıyor. Orası da kolay…

 

İbnu’l-Kayyim, el-Fevâidü’l-Müşevvak İlâ Ulûmi’l-Kur’ân ve İlmi’l-Beyân isimli eserinin büyük bir kısmında[8] ise mecâz’ı iyiden iyiye kabûl eder, üzerinde birçok yönüyle konuşulacağını söyler, kısımlarını sayar ve her birine Kur’ân’dan -sayılması zor fazlalıkta- misâller verir. Nasîb olursa eserin bu bölümünü -inşâellah- tercüme edip sevenlerine hediye edeceğiz. Kabûl etmezlerse alıp bir kenara koyacak, tâliblisini bulunca da hemen ona vereceğiz.

 

Alâuddîn el-Buhârî de, Şerhu Usûli’l-Pezdevî Keşfu’l-Esrâr’da bu ‘zarûret’i uzunca irdeleyip reddettikten sonra şöyle dedi: (Pezdevî’nin) ‘o kadar ki bu (mecâz),Allah teâlâ’nın kitâbında çoktur’ sözünde Kur’ân’da mecâz’ın olduğunu inkâr eden Râfizîlerin ve Zâhirîler’in -ki Dâvûd el-Isfehânî, Ebû Bekr el-Isfehânî ve peşlerinden gidenler onlardandır- görüşlerinin reddedilmesine işâret vardır.

 

Mecâzı inkâr edenler, şunlara tutunmaktadırlar: “(1) Mecâz ‘yalan’dır ve delîli de şudur: (Bir yerde) onun/mecâz’ın (mecâz) olmadığını söyleyen tasdîk edilir/doğrulanır;  olmadığı doğru olunca da, olduğu kaçınılmaz olarak yalan olmuş olur; yalan olunca da Allah’ın kitâbında bulunması imkânsız olur. (2) Mecâz, kelimenin, konulduğu ma'nâdan başka bir ma'nâ içün ödünç alınmasıdır. Bu da ancak ihtiyâc sâhibinden olabilir. Allah da hâcetten münezzehtir. (3) Şâyet Kur’ân’da mecâz bulunsaydı, Allah teâlânın -O’ndan mecâz konuşmak ortaya çıktığı içün- mütecevviz/mecâz kullanıcı, bir yerden başka bir yere geçiren vasfıyla vasfedilmesi sahîh olurdu; hâlbuki iş böyle değildir.” (Bitti.)

 

Bunların/ delîl diye ileri sürülenlerin tamâmı bozuktur; çünki mecâz Kur’ân’da inkârı mümkin olamayacak şekilde vardır. Benzerleri de sayılamayacak kadar çoktur. Onların ‘mecâz yalandır; o yüzden Kur’ânda bulunması imkânsızdır’ sözleri onlardan sâdır olan bir vehimdir/zayıf bir zanndır. Çünki onun yalan olması ancak, hakîkat ma'nânın hem olmaması, hem de olması takdîrindedir. ‘O, hakîkat ma'nâsıyla hem aslandır hem de aslan değildir’ dememiz gibi. Çünki bu takdîrde ikisi çelişir. Ancak, ‘o hakîkat ma’nâsıyla aslan değildir, mecâz ma’nâsıyla aslandır’ sözümüzdeki gibi,  birisi hakîkat ma'nâsıyla, diğeri de mecâz ma'nâsıyla olduğu zaman, ‘aslan değildir’ sözünün doğruluğundan, ‘aslandır’ demenin yalan olması lâzım gelmez; çünki bu iki hüküm çelişmez. Allah teâlânın ‘mütecevviz’ olmakla vasfedilmesinin doğru olmaması, ancak, böyle bir ismin Allah içün kullanılmasının izne bağlı olmasındandır; çünki Allah’ın isimleri tevkîfîdir/Kur’ân veya Sünnet’ten işitilmiş olmaları gerekir.

 

Abdu’l-Kâhir el-Bağdâdî, Usûl’ünde, bu tâifeyi ve şübhelerini anlattıktan sonra şöyle dedi: Sonra şunlar Kur’ân’da ancak mecâz olabilecek bir takım kelimeler hakkında ayrılığa düştüler: Kimileri, o kelimelerin bazılarını hakîkate te’vîl ettiler ve Allah’ın toprağı nebîlerine konuşturmaya ve duvarda irâde yaratmaya kadir olduğu gerekçesi(ni ileri sürmek sûreti)yle ‘köye sor’ ve ‘bozulmayı/yıkılmayı murâd eden bir duvar buldular ve onu düzeltti’ gibi âyetlerin hakîkate yorulacağı yalanını uydurdular. İçlerinden bazısı da Kur’ân’daki mecâzların ondan olmasında şübhe etti ve bu belki ondan değiştirilmiş olanlar cinsindendir dedi. Buna, Râfizîlerinİmâmiyye tâifesinin Sahâbe’nin Kur’ân’ın nazmını değiştirdiği, ondan olmayan şeyleri ona eklediği, Ali ve evlâdının imâmlığına dâir ondan olan şeylerden/âyetlerden eksilttiği görüşleri de bunu göstermektedir. Kur’ân’daki mecâzların onu değiştirenlerin ilâvelerinden olduğunu iddiâ ettiler.

 

(Abdu’l-Kâhir el-Bağdâdî) sonra, bu mes'elenin nihâyetinde şöyle dedi: Kur’ân’da mecâz’ın var olduğunu inkâr eden ve ‘onda mecâz olsaydı, bu elbette biryalan olurdu’ iddiâsını yapanlara göre ‘şübhesiz ki biz, biz peyder pey indirdik zikri ve şübhe yok ki sadece biziz onu koruyacak olanlar’ âyetinin yalanolması lâzım gelir. Çünki, ;انا=/innâ ve;نحن=/nahnu asıl vazı’da tek kişi içün değil, (ikiden) çok olanlar içün îcâd edilmiştir. Eğer, ‘bu, ta’zîm içün doğru olur’derlerse, işte bu dedikleri, inkâr ettikleri mecâzdır…….. [9](Keşf’den Nakil Bitti.)

 

Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mahmûd İbni Abbâd, el-Mahsûl şerhi el-Kâşif’te şöyle söylemektedir: Şurasını bilmelisin ki -Allah teâlâ sana muvaffakiyet versin- Allah'ın ve Resûlünün kelâmına mecâzın girmesi, âlimlerin çoğuna göre câizdir ve seçilen de bu görüştür. Mâlikîlerden İbnu Dâvûd el-İsfahânî ve Muhammed İbnu Huveyzimendad ve Hanbelîler ile Rafızîlerden bazısı bu görüşte değillerdir.

 

Ahmed İbnu Hanbel’e gelince… Talebelerinden bazıları O’ndan, mecâzı câiz bulduğunu nakletmiştir.

 

Burada, mecâzın kelâmda bulunmadığı husûsunda Üstâd Ebû İshak el-İsferâînî ve ona tâbi olanların aykırı görüşlerini zikretmek münâsib olacaktır. Çünki O, sözde mecâzın aslı yoktur, demektedir ve bu görüşünden mecâz’ın Kur'ân’da ve Sünnet’te de olmaması lâzım gelir.

 

Bil ki, Allah'ın kelâmında mecâzın bulunması husûsundaki anlaşmazlık meşhûrdur. Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kelâmına mecâz girmesinde ise anlaşmazlık meşhûr değildir. En münâsibi bunun (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kelâmında da mecâzın bulunmasında anlaşmazlığın var olması) musannifin tek kaldığı ve onu kısaltandan da el-Mahsûl’de naklin bulunması yoluyla naklettiği şeylerdendir.

 

Bizim bu husûstaki delîllerimizden birisi, Allahu teâlâ’nın ‘bozulmayı murâd eden bir duvar’[10] sözüdür. Allah celle celâlühû burada, murâd eden kelimesini kullanmıştır. Murâd ise, olmaya yaklaşmak demektir. ;يُرِيدُ=/Yurîdu lafzı da olmaya yaklaşmak içün va'z edilmemiştir/îcâd edilmemiştir. Bu da benzerlik yoluyla olan mecâz bâbındandır. Çünki bir şeyi yapmak isteyen onu yapmaya yakın olur.

 

Bu kelimenin bu çeşit mecâzda kullanıldığının delîli, irâdenin cansızlarda bulunmasının imkânsızlığı sebebiyle (burada) hakîkate yorulmasının muhâl olmasıdır.

 

Eğer dense ki; lafzın hakîkate yorulmasının imkânsız olduğunu biz kabûl etmiyoruz. Böyle olması ancak hayat ve ilmin hitâb anında bulunmaması takdîrindedir. Halbuki bu câizdir. Çünki Allah teâlâ bu hayat ve ilmi onda yaratmaya kâdirdir. Buna göre ilim ve hayat hâlinde duvarda irâdenin bulunmasında hiçbir imkânsızlık yoktur.

 

Şöyle deriz: Bazıları bu suâle şöyle cevâb vermiştir: Bu, hârikulâde işler bâbındandır. O da Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem zamanından başka zamanlarda ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in bununla düşmanlarına meydan okuması vaktinde olur. Bu, her bir vakitte insanların isteklerine uygun olarak bulunmaz.

 

Bu sâbit olunca, şöyle deriz: Bu, meydan okumak içün değildir; o yüzden şu özür geçersiz olmuştur. Bu, el-İhkam sâhibinin zikretmiş olduğu cevâbtır ki, bazıları bunun peygamberlik zamanında meydan okumak içün olmadığını kabûl etmemişlerdir.

 

Musannif (Kur'ân’da mecâzın bulunduğuna dâir) bir başka âyeti celîleye tutundu ki, o da, ‘Rabbin geldi’[11] âyetidir. Bunun îzâhı, hakîkat olarak olsun yâhud adet olarak olsun, gelmek irâdeli olarak cisimlerle kâim olan bir harekette hakîkattir. Bu da, cisim olmak Allah celle celâlühû içün imkânsız olduğundan muhâldir. O halde burada hakîkat ma'nâsı kesinlikle murâd edilmemiştir. O yüzden lafzın mecâza yorulması vâcibtir ki, aranan da budur.

 

Bilesin ki, Ahmed İbnu Hanbel’in talebelerinden onun iki kavlinden birisinde Allah teâlâ’ya gelmenin câiz olduğuna hükmetmiştir ve O zâtına yakışır bir şekilde gelir demiştir. Başka bir kavilde de te'vîle gitmiştir. Bu (hakîkat ma'nâsında) gelmek bâtıldır. Çünki Allah'ın zâtıyla gelmesinin muhâl olduğuna dâir kesin bürhân ortada bulunmaktadır. Çünki cisimlerin ârızlarından (ona sonradan gelen bir vasıflardan) olan hareket etmek Allah'a muhâldir. Bu da cisim olmaktan pâk edilmiş olması sebebiyledir.

 

Şurasını da bilesin ki, Ahmed İbnu Hanbel, ‘şübhesiz biz sizinleyiz’[12] âyetinin te'vîl edilmesine muvâfakat etmiştir ki, bu bir mecâzdır. Allah teâlâ’nın kelâmını iyice tarayan bir kimse onda inkârı mümkin olmayacak mecâzları bulacaktır. Bunlardan birisi ‘altlarından nehirler akmaktadır’[13] âyet-i celîlesidir. Çünki o nehir (kanal) akmaz; (içindeki su akar)[14]. (El-Kâşif’in İbâresi Bitti.)

 

El-Kâşif muhakkıkı birçok kitâbdan bu husûsta bir hayli nakillerde bulunmuştur. Onlardan bazıları: ‘Kur'ân’da mecâzın bulunmadığı’nı İbnu Burhan, Şerhu’l-İrşâd’da Üstâz(İsferâînî)’den ve İbnu Huveyzimendad’dan hikâye etmiştir ki; o, İbâdî’nin et-Tabakât’ta anlattığına göre arkadaşlarımızdan Ebu’l-Abbâs İbnu’l-Kâsım’ın görüşüdür. Onu, Dâvûd ez-Zâhirî ve oğlundan hikâye etmişlerdir. Ebû'l-Velîd el-Bâcî, bunu, Mâlikîlerden İbnu Huveyzimendad’dan hikâye etmiştir.Münzir İbnu Saîd el-Belûti, Ahkâmu’l-Kur'ân’ında bu görüşü bildirmiştir.

 

Hanefîlerden Ebû Abdillah es-Saymerî, bunu, usûl hakkında yazdığı kitâbında, Ebû Müslim İbnu Yahyâ el-Esfahânî’den hikâye etmiştir.

 

Hanbelîlerden Kâdı Ebû Ya’lâ, Ebû’l-Fadl et-Temîmî’den bunu usûl kitâbında arkadaşlarından hikâye ettiğini anlatmıştır. İşte bunun içün Ebû Hâmid, el-Usûl’de,‘Kur'ân’da mecâz yoktur’ demiştir. Lâkin Ahmed İbnu Hanbel’den nass olarak gelen bunun hilâfıdır. Denilmiştir ki, Zâhiriyye ancak istiâre[15] mecâzını inkâr etmiştir. Bunu el-Kibrîtu’l-Ahmer sâhibi, İbnu'l-Feth el-Merâğî’den nakletmiştir. İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Ahmed İbni Saîd ed-Dâvûdî, Usûlu’l-Fetvâ isimli kitâbı hakkında, ‘bu kitâb Zâhiriyye’nin, Dâvûd ve oğlundan gelen mes'elelerde bir temel eseridir’ dedi.

 

(Muhammed b. Ahmed b. Saîd ed-Dâvûdî), şöyle söyledi: İnsanlar mecâzlar ve istiâreler husûsunda ihtilâf etmişler, çoğu, ‘Kur'ân’da zâhir ve hakîkate yorulacak olan âyetler var, mecâz’a ve tevessüa/asıl ma’nâsından genişletilmeye yorulacak âyetler vardır. Onda bulunan mecâz ve tevessü’, zâhir ve hakîkate değil de, bu ikisine (mecâz ve tevessü’a) çevrilir…’ demişlerdir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Kur'ân’da kesinlikle ne bir mecâz, ne bir istiâre hiçbir şekilde yoktur.Onun tamamı, olduğu üzeredir. Dâvûd İbnu Âli’den buna yakın bir şey rivâyet edilmiştir. Allah, doğru olduğunu en iyi bilendir. Ona (Dâvud’a) muvâfakat edenlerin çoğu buna hükmetmişler, oğlu Ebû Bekir Muhammed İbnu Dâvûd diğerlerinin arasında bunu söylemiştir. O şöyle derdi: Müsteîr,[16] gerçekte kendisinin olmayan şeyi alana derler. İşte bu yüzden bir adam Kur'ân’da bir lafzı müsteâre diye isimlendirirse açıkça onun kendi yerinden başka bir yere konulduğunu ifâde etmiş olur. Bu da onu söyleyenin bir hatâsıdır. Çünki kendisinden diğeri istiâre edilen aslî kelime olması ya ancak kendisinde bulunan bir husûsiyyetten dolayı olur; yâhud da lügat bunu getirmiştir. Eğer birincisi ise yani kendisinde mevcûd olan bir özellik ile aslî hâline gelmişse buna bu ismi vâcib kılan şu illet, temel sebeb nedir? Bunun sahîh olduğunu iddiâ eden bir kimse buna asla bir yol bulamayacaktır. Şâyet asliye olması Arabların onunla konuşmasından dolayı ise müsteâr olarak isimlendirilende de bu vardır. Bu yüzden bu temel kâide üzere bu istiâre isminin ondan asla ayrılmaması ve onunla kâim olan aslî bir kelime hâline gelmesi gerekecektir. Eğer denilse ki; öyleyse Allah teâlâ’nın, ‘Rabbin, köyleri zâlim olduklarında yakaladığı zaman, işte bu şekilde yakalar’[17] ve ‘köye sor’[18] âyetlerinin ma'nâları nedir?(Bu süâle) şöyle cevâb verilir: Bunun içün birçok cevâb şekilleri vardır ki, onlardan birisi şudur. Dilciler karye isminin erkekler topluluğu içün olduğunu iddiâ ederler ve Allah teâlâ’nın şu âyeti celîlesini delîl olarak ileri sürerler: ‘İşte köyler, biz onları helâk ettik, zulmettikleri zaman. Ve onların helâkları içün bir zaman ta'yîn ettik.’[19] Aksi takdîrde elbette ;اَهْلَكْنَاهُمْ=/ehleknâhum değil de ;اَهْلَكْنَاهَا=/ehleknâhâ derdi. Muhtemeldir ki, ‘köye ve binaya sor, o bizim doğruluğumuzu sana haber verecektir’ denilmektedir. Bu Ya’kûb ve oğlu içün bir mu'cize olur. Yine muhtemeldir ki, iş bizim hasımlarımızın iddiâ ettiği gibi olur ve ma'nâ köye sor demek, köy halkına sor demek olur. Köy kelimesi de binalar ve toprağın ismi olur ve toprağa sormanın imkânsızlığı insanlara sormanın murâd edildiğine delîl olur. Ve bu da kendi ma'nâsında hakîkat olur, istiâre olmaz. [Kısaltılarak Son Buldu.][20]

 

İbnu Hazm da Kitabu’l-İhkâm’ında şöyle demektedir: İnsanlar mecâz husûsunda ihtilâf etmişlerdir. Bir topluluk onu Kur'ân’da ve Sünnet’te câiz bulmuşlar, bir topluluk da men etmişlerdir. Bizim dediğimiz de şudur: Eğer isim bir nass yâhud icmâ' veyâhud da tabiat delîliyle bunun lügattaki konulan ma'nâsından bir başka ma'nâya nakledildiğine kesin inanırsak, orada durmak vâcib olur. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Âdem’e isimlerin tamamını öğretti.’[21] Dilediği kadar isim vermek onun elindedir. Şâyet biz, ismin lügattaki konulmuş olduğu ma'nâdan başka bir şeye nakledildiğine dâir bir delîl bulmazsak, o zaman hiçbir Müslüman’a, ‘o, (başka bir ma’nâya) nakledilmiştir’ demesi helâl olmaz. Çünki Allah teâlâ, ‘biz hangi peygamberi gönderdiysek ancak kavminin lîsânıyle gönderdik’[22]buyurmaktadır. Şu hâlde, Allah'ın veyâhud da Resûlünün bize ettiği her hitâb o lügattaki konulan ma'nâsındadır. İşte bu yüzden biz bunu bulursak ona naklederiz.

 

İbnu Hazm (devamla) şöyle dedi: Bu kendisinden başkası câiz olmayan bir görüştür. O bakımdan, her bir kelimeyi ki Allah onu lügatta konulduğu ma'nâdan bir başka ma'nâya nakletmiştir, şâyet biz onunla kavlen ve amelen ibâdet edersek -namaz, zekat ve onlardan başkası gibi- bu mecâz olmaz; aksine hakîkat(-i Örfiyye-i Şer’iyye) olur. Ancak onu, lügattaki konulduğu ma'nâdan başka bir ma'nâya nakleder de onu bu isimle isimlendirmeksizin biz onunla ibâdet edersek, işte mecâz budur. Allah teâlâ’nın, ‘o ikisine (ana ve babana) merhametten tevâzû kanadını indir’[23] âyet-i celîlesinde olduğu gibi. Biz ana babaya mütevâzi davranmak ve o ikisine merhâmet etmekle Allahu teâlâ’ya ibâdet ederiz. Allahu teâlâ bize asla ‘tevâzûnun kanadı vardır’ sözünü konuşmamızı ve onunla (onu telaffuz etmek ile) ibâdet etmemizi lâzım kılmamıştır. Bu, namaz ve orucun aksine olan bir şeydir. Ve şübhe yoktur ki, Allah teâlâ bize bunları bizzat kendileriyle isimlendirmeyi farz kılmıştır.

 

İbnu Hazm (devamla şöyle) söyledi: Mecâzın olmadığını söyleyenler, onun yalan olduğunu ve Allah'ın ve Resûlünün bundan uzak olduğunu delîl getirmişlerdir.

 

(İbnu Hazm devamla) ona şöyle denir, dedi: Doğru söyledin. Allah teâlâ’nın herhangi bir yerde onu bağladığı şeyden bir başka yere nakletmesi yalan değildir. Aksine yalan olan, Allah'ın nakletmediği şeydir. Hatta onun naklettiği hak olanın tâ kendisidir.

 

(İbnu Hazm), ‘köye sor’[24] âyeti hakkındaki sözleri içün de şöyle demiştir: Mâlikîler’in Basra âlimlerinden olan İbnu Huveyzimendad diye tanınan bir adam taşın aklının olduğunu söylemiştir. Belki de onun temyîzi/ayırd ediciliği taşın temyîzine yakın bulunmaktadır. Şübhe yok ki, Allah teâlâ haktan uzaklaşan bir kavmi davarlara benzetmiş, Hak sübhânehû ve teâlâ onların davardan daha da şaşkın ve sapık olduğunu doğru söylemiştir. Bu câhil, taşın aklının olduğuna dâir delîllerden biri de Allah teâlâ’nın, ‘hiç şübheniz olmasın ki, taşlardan öyleleri vardır ki, ondan nehirler fışkırır ve öyleleri de vardır ki, elbette paramparça olur’[25]buyurduğunu ve bunun taşın aklının olduğunu gösterdiğini söylemektedir.

 

İbnu Hazm (devâmla) şöyle dedi: Şaşılacak olan şeylerdendir ki, ‘Allah'tan ancak aklı olan korkar’ delîlini ileri sürmektedir. O taşın nasıl temyîz ve aklı olabilir?!.. Halbuki Allah celle celâlühû, hakkı akletmemek ve anlamamak husûsunda kâfirlerin kalblerini taşa benzetmektedir.[26] (El-Kâşif Dipnotundan Nakil Bitti.)

 

Hâsılı, İbnu Hazm’a göre, bir kelimenin konulduğu ma’nâdan bir başka ma’nâya taşındığına dâir âyet veya hadîs varsa ve o ma’nâya konulan şu ismin tarafımızdan kullanılması bizden istenmemişse, mecâz işte budur. Meselâ salât, asıl ma'nâsı olan duâ’dan belli zamanlarda belli bir şekilde yapılacak olan bir ibâdet’e bizzat Şerîat sâhibi tarafından taşınmışsa ve o ibâdet içün şu salât isminin kullanılması istenmişse, bu, mecâz değil hâkîkat olur. Ancak asıl ma'nâsı, belli olan ‘kanat’, yine Şâri’ tarafından bu asıl ma’nâsından ‘tevâzu, itâat ve merhâmet’ ma’nâsına taşınmışsa, ‘tevâzu, itâat ve merhâmet’ ma'nâsı içün ‘kanat’ kelimesini kullanmak bizden istenmediği ve bize emredilmediği içün ‘kanat’ın buradaki kullanılışına mecâz deriz.

 

İbnu Kudâme (Ö:620), Ravzatü’n-Nâzır’da, şöyle dedi: “Kur’ân’da mecâzı inkâr eden kimse, doğrunun karşısında bile bile direnmiştir; (mecâzı ma'nâ olarak) kabûl edip de ‘ben ona mecâz ismi vermem’ derse, bu, ibârede/ta'bîrde bir münâkaşadır ki, onda tartışmakta hiçbir fayda yoktur.”[27]

 

Ravzatü’n-Nâzır Şârihi Adülkadir Bedrân ise, ikinci ihtimâli (bile bile hakka karşı gelinmediğini, fakat, ortada ancak lafzî hilâf olduğunu) doğru bulmuştur.[28]

 

Şevkânî, İrşâdü’l-Fuhûl’de şöyle demiştir: “Cumhûr’a göre Arab dilinde mecâz bulunmaktadır: Ebû İshâk el-İsferâînî bu husûsta (Cumhûr’a) muhâlefet etmiştir. Onun bu aykırı davranması, en üst seviyede göstermektedir ki, O, Arab diline muttali değildir; en yüksek sesle bağırmaktadır ki, bu karşı çıkışın sebebi, şu şerefli dilden ve içinde bulundurduğu bilinmesi gereken ve en az bir bilgisi olana bile gizli kalmayacak olan hakîkatlar ve mecâzları bilmekte aşırı bir kusuru vardır; örümcek ağından daha da zayıf deliller ileri sürmüştür…”[29] (Şevkânî’den Nakil Son Buldu.)

 

[1] İbnu Teymiyye, Kitâbu’l-Îmân (86-105), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût, 1403

 

[2] Aynı eser (102-103)

 

[3] Dr. Muhammed Halîl el-Herrâs, Şerhu’l-Kasîdeti’n-Nûniyye (1/318), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût, 1415

 

[4] Aynı eser (1/331)

 

[5] Aynı eser (1/422)

 

[6] Aynı eser (1/423)

 

[7] İmâm Nesefî, Akâid (Mecmû'a fî’l-Akâid) (7), Matbaa-i Ahmed Kâmil, 1331

 

[8] İbnu’l-Kayyim, el-Fevâidü’l-Müşevvak İlâ Ulûmi’l-Kur’ân ve İlmi’l-Beyân (14-81), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût, 1402

 

[9] Alâuddîn el-Buhârî, Keşf-i Pezdevî (2/43), Şirket-i Sahâfiyye-i ‘Usmâniyye, 1309

 

[10] Kehf:77

 

[11] Fecr: 22

 

[12] Şuarâ: 15

 

[13] Saff: 12

 

[14] Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mahmûd İbni Abbâd, el-Kâşif Ani’l-Mahsûl (2/308-312),İlmiyye, 1419

 

[15] İstiâre: Bir kelimenin bir başka ma'nâ içün ödünç alınması ve kullanılması.

 

[16] Müsteîr: İstiâre eden, ödünç alan. Meselâ, kafası çalışmayana eşek derken, dört ayaklı, uzun kulaklı ve bazen anıran ma’lûm bir varlıktan eşek ismi ödünç alınıp, şu kafası çalışmayan şahsa verilmektedir. Bu ismi verene müsteîr, yapılan işe istiâre, bir ma’nâ içün ödünç alınan lafza müsteâr, kelimeye müsteâre, ödünç verilen kişiye de müsteârün leh denir.

 

[17] Hûd:102

 

[18] Yûsuf: 82

 

[19] Kehf:59

 

[20] Bu ifâde, bize değil, el-Kâşif muhakkıkına âiddir; sözü devâm etmektedir. Nitekim (hilâl şeklinde değil de) köşeli parantez içine alınmıştır.

 

[21] Bakara:31

 

[22] İbrâhîm:4

 

[23] İsrâ:24

 

[24] Yûsuf:8

 

[25] Bakara:74

 

[26] El-Kâşif ani’l-Mahsûl Hâmişi (2/308-312)

 

[27] İbnu Kudâme, Ravzatü’n-Nâzır ve Cünnetü’l-Münâzır (1/182-183), Mektebu’l-Meârif, Riyad

 

[28] Adülkadir Bedrân, aynı yer (1/182-183)

 

[29] Şevkânî, İrşâdü’l-Fuhûl (22-23), Matbaa Mustafa el-Bâbî el-Halebî ve Evlâdühû, Mısır, 1356

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top