Dilde ve Kur'ân’da Mecâz Yok mudur?

Makale Dizini

Dilde ve Kur'ân’da Mecâz Yok mudur?

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Bundan sonra…

Kimilerinin iddiâ ettiği gibi, sâhiden, dilde ve Kur'ân’da mecâz yok mudur?[1] Yüzlerce, hattâ binlerce dil ve usûl âlimi eserlerinde ‘mecâzvardır’ derken şu suâlin sorulması bile abes... Ancak, ‘aykırı davran ki, meşhûr olasın’ sözü îcâbı tavır sergileyenler ile tezâhürâtçılarının şamataları artık can sıkıcı ve son derece rahatsızlık verici hâl alınca, demek ki sorulabiliyormuş. Başta, peşin ve öz olarak söyleyecek olursak, dilde belâğat âlimlerinden -inkâr isnâdının doğruluğu münâkaşalı- bir kişi, Kur’ân ve Sünnet’te de İslâm ulemâsından birkaç kişi bir yana bırakılırsa mecâzın bulunduğunu inkâr eden yoktur. Biraz ince bakılırsa, Mücessime ve Müşebbihe tâifeleri veya onlara meyilli kimseler dışında bulunan muhâlif görüş sâhiblerinin dahi şu zıd görüşlerininma'nevî değil de lafzî olduğu kolayca anlaşılacaktır. Mevzû'u bir mukaddime, dört mes'ele ve bir netîcede ele almak istiyoruz. Tevfîk sadece Allah celle celâlühû’dandır.

[1] Fâtih câmiinde bir ikindi namazını kıldıktan sonra, bir genç ile danıştık. İlim okuduğunu ve isminin Yılmaz olduğunu söyledi. Küçük bir hasbihâlden sonra telefon numaramı istedi ve bana bir takım suâller yöneltip yöneltemeyeceğini sordu. Ben de memnûniyyetle kabûl ettim. Belliydi ki, kendilerine Selefî ismini yakıştırandan bir Vehhâbî idi. Yanımda Irak’tan gelen âlimler vardı. Onları yemek yemeye götürüyordum. Ondan ayrıldığım on-on beş dakîka gibi çok az bir zaman olmuştu ki telefon etti; bir şeyler sorabilir miyim? dedi. Olur, dedim. Konuşmaya başladık. Nihâyet yiyeceğimiz lokantaya varmıştık; hala konuşuyorduk. Sünnet ve nezaket îcâbı sözü onun bitirmesini bekliyor, konuşmaya son vermek istemiyordum. Yemekler hazırlandı ve müsâfir arkadaşlarımız yemekleri bitirmişlerdi. Bu arada birkaç kez, misâfirlerle yemekte olduğumuzu hatırlattıysak da bedevîliği îcâbı olmalı ki, aldırış etmiyor, konuşmayı sürdürüyordu. Önümdeki yemeklerin âdeta yenilecek yanı kalmamıştı. Nihâyet, söz şu mecâz ile İbnu Teymiyye’de teşbîh ve tecsîm görüşü olup-olmadığı mes'elelerine gelmişti.

Bir misâl vermemi istiyordu; ben de, değil bir, on misâl bile verebileceğimi, ancak bunu yüz yüze ve kitabların yanında yapmamız lâzım geldiğini söyledim. Çünki, artık ortaya çıkmıştı ki, aklı pek almayan veya almak istemeyen biriydi. Bir takım şeyleri söylesem de telefonda anlamayacaktı. Bir fayda vermeyecekti. Ona meseleleri kitâblardan gösterip gözüne sokmalıydım. Hem böylece aktaracağımız sözlerde eksiklik fazlalık da olmayacaktı. İlmî emânete daha iyi riâyet de etmiş olacaktık. İş daha ilmî olacaktı. Ard niyyetli olabileceğini ise henüz aklıma getirmemiştim. Hakka teslîm olacağını ve yoldaşlarından farklı olduğunu ihsâs etmişti. Onu kırmamaya ve ezmemeye de çalışıyordum. Yemek bitmiş kalkmıştık.

Sonra izini kaybettim. Telefonunu da kaydetmeyi ihmâl etmiştim. Buna üzülmüştüm. Derken bazı dostlar o konuşmamızın internette olduğunu haber verdiler. Anlaşılmış oldu ki konuşmayı gizlice kaydetmişti. Hadîslerden okuduğumuza göre Sünnet’te (اَلْمَجَالِسُ بِالْاَمَانَةِ)/‘meclisler emânetledir (orada konuşulanlar oradakilerin rızası olmadan başka yerde konuşulmaz)’ haberi var idi’; (Ebû Dâvûd, H:4869) ama şu Sünnetsizlere ve ahlâksızlara göre bu mühim değildi. Gerçi söylenilenleri dinlediğimde anladım ki, ona güzel şeyler söylemişiz; lâkin görünmüş oldu ki, maksadı hakkı aramak değil, bâtıllarında ısrâr imiş. İki sorusunun cevâbını bizzat buluşmaya havâle etmiş olduğumuz içün kendilerini kazanmış kabûl ettiler ve sevindiler. Bazı dostlar vasıtasıyla, o soruları bize bir daha sormasını, hattâ hocalarını toplayıp getirmesini ve mes'eleleri müzâkere etmemizi sözü edilen sitede yazmış, teklîf etmiş ve bildirmiştik.

Lâkin hâlâ bir haber yok. Dahâ önce yine Tâceddîn Bayburdî denilen başka bir sahtekâr da ayrı bir meclisin dörtte üçten fazla olan ilk kısmını keserek, işi şirretlik ve terbiyesizliğe döktüğü son dörtte birlik kısmını internete vermişti. Orada kendi ahlâksızlık ve rezilliğini teşhîr ettiğinin bile farkına varamayacak bir geri zekâlılık sergilemişti. İnsan gibi konuşmak yerine başka yaratıklar gibi bağırmayı ve böğürmeyi tercîh ettiğinden bile utanmayacak bir hayâsızlığı seçmişti.

İşte Ebû saîd ve Tâceddin Bayburdî künyeli ve isimli câhiller başta olmak üzere, şu gürûhun huyu hep böyle kaçak güreşmek, gözü açılmamış sığırcık kuşlarını avlamaktır. Onlar, yapılan ilmî münâzara tekliflerinden dâima böyle kaçarlar. Söz verir yerine getirmezler. Kitâb ve Kütübhâne ortamından sürekli uzakta durmayı tercîh ederler.

Öyle bir ortamda kofluklarının ortaya çıkacağını çok iyi bilirler ve hep kaçarlar. Şu iki suâl içün geçmiş sayımızda tecsîm ve teşbîh ile alâkalı olarak, İbnu Teymiyye’nin beğenip tavsiyye ettiği bir kitâbdan alınma en az on misâli bulunduran iki makâle tercüme ettik. İnşâellâh daha da yazacağız. Bu sayıda da mecâz mevzûunda şimdilik kaydıyla bu makaleyi yazdık.

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top