• Kategori: 13.Sayı
  • Naşir tarafından yazıldı.
  • Gösterim: 10215

Allahın Hükümleri, Yani Kanunları İle Hükmetmeyen Kafir Olur mu, Olmaz mı.?

Ğurabâ | Naşir'den

بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Ümmetin câhilleri veya dünyâ perestleri bu mes'elede de, iki bâtıl arasında helâk olmaktadırlar. Kimileri toptan bir şekilde her hâlükârda ‘kâfir olur’ demekle ifrât, kimileri de ‘hiçbir şekilde olmaz’ demekle tefrît belâsına mübtelâ olmaktadırlar.

Halbuki Allah celle celâlühû’nun hükümleri, kanunları ile hükmetmemek dört şekilde olur:

Birincisi: Bu işi mübâh kabûl etmeden, günâhını kabûllenerek, hafîfe ve alaya almadan veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt ve ya alternatif bir hüküm/kanun vaz’ etmeden. Burada günahkâr olur; kâfir olmaz.

İkincisi: Bu işi mübâh kabûl ederek, günâhını kabûllenmeyerek, hafîfe ve alaya alarak veya Allah celle celâlühû’nun hükmüne zıt veya alternatif bir hüküm, kanun va’zederek. Burada kâfir olur.

Üçüncüsü: Allah celle celâlü hû’nun hükmünün naslarda açıkça bulunmaması veya bulunan nassların sübûtunda yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd seviyesinde ilim sâhibi olmayanın Allah’ın hükümleriyle hükmetmemesi. Burada, yukarıdaki maddenin günahının aşağısında da olsa günâha girilir.

Dördüncüsü: Allah celle celâlühû’nun hükmü/kanunu nasslarda açıkça bulunmaması veya bulunan nassların sübûtunda yâhud ma'nâyı göstermesinde kesinlik olmayıp zann olması hâlinde ictihâd mertebesinde ilim sâhibi olanların ictihâd edip yanılması sûretiyle Allah'ın hükümleriyle hükmetmemesi. Bu takdîrde müctehid ne küfre, ne de günaha girer; aksine sevâb bile alır.

İmam Nesefî, Medârik’inde şöyle demiştir:

[1]“İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ, Allah celle celâlühû’nun hükümleriyle, onları inkâr ederek hükmetmeyen kâfir, inkâr etmeden hükmetmeyen de zâlim ve fâsıktır, İbnu Mes’ûd da bu hitâb Yehûdîleri de başkalarını da içine almaktâdır, demişlerdir.”

KÜFÜR SİSTEMİNDE İŞE GİRMEK, VAZÎFE ALMAK CÂİZ MİDİR, KÜFÜR MÜ DÜR?

Bu husûsta da yukarıdaki manzaranın aynısı ile karşılaşmaktayız.

Oysa bu da dört çeşit olur:

Birincisi: Girilen iş küfür işi ise; yapılacak işlerde veya konuşulacak sözlerde küfür varsa. Falanca kâfirin küfür ilkelerini övmek, kat’î olarak dînden olan şeyleri yermek gibi. Bu takdîrde, şu küfür sözler veya işler, ya münâkaşasız kat’î küfürdürler, ya da küfür olup olmadıkları müctehidlerce tartışmalıdır. Kat'î küfür iseler, böyle bir işe giren elbette küfre girmiş olur. Tartışmalı ise küfründen korkulur. Böyle bir kimse küfürle suçlanmaz ise de küfre girmek ihtimâliyle korkutulur.

İkincisi: Girilen iş harâm bir iş ise. Bir kadının başını açarak veya açmadan erkeklerin arasında veya bir kişinin şarab fabrikasında, yâhud heykel atölyesinde çalışması gibi. Bu takdîrde şu günah ya tartışmasız kat’î bir günahdır veya değildir. Tartışmasız değilse, kat’î ise böyle bir işe giren onu günah saymazsa kâfir olur; günah sayarak işe girerse sadece günahkâr olur. Tartışmalı bir günah ise, ister günah kabûl ederek, isterse etmeyerek işe girerse, sadece günahkâr olur. Ancak günah saymamasının günâhı, diğerinden daha büyüktür.

Üçüncüsü: Girilen iş mübâh bir iş ise. Odunculuk, demircilik ve kömürcülük gibi.Bu takdîrde o işe girmekle mücâvir başka haramlar işleniyorsa bu işe girmek de harâm dır. Bu harâm kat’î bir harâmsa ve iş mübâh sayılıyorsa yine küfre girilir. Mübâh sayılmıyorsa, sadece günahkâr olunur. İslâmî Şahsiyyete leke gelip gelmediği de mes’elenin hükmünde tesiri olur.

Dördüncüsü: Yapılan iş meşrû bir iş ise ve gayri meşrû’ işlere bulaşılmıyor ise, bu işe girmek ne küfürdür, ne de haramdır. Girip girmemenin hangisinin evlâ olduğu tartışmalıdır. Bu işe girmekte Ümmet’in zararının olup olmaması ve ya maslahatının bulunup bulunmaması her halde mes’elenin hükmü nü değiştirecektir. Başka meşrû’ ol mayan işlere bulaşılıyorsa, mes'ele yukarıdaki maddelere döner.

Allâme Cessâs Ahkâmu’l-Kur’ân’ında, Müslümanlara zâlimlerin, kâfirlerin, fâsıkların ne imâm ne kadı ve ne de bir başka âmir olamayacağını anlattıktan sonra, Kadı Şureyh gibi Tâbiîn’in büyüklerinin “en fâcir”, “en zâlim” ve “en kâfir” kim selerden kadılık gibi vazîfeler almasını câiz görüyor ve şöyle diyor:

Kâdı, tek başına âdil bir kimse ise, ve zâlim bir devlet reîsinden kâdılık aldıysa, hükümleri geçerli ve mahkemeleri sahîhtir. Onların, yani imâmların -fâsıklar ve zâlimler olmalarına rağmen- arkalarında namaz kılmak câizdir. Bu sahîh bir mezhebdir. Bunda, O’nun (İmam Ebû Hanîfe’nin) mezhebinin, “fâsık olan bir kimsenin devlet reîsi olmasını câiz görmek” demek olduğuna delâlet yoktur. Bu böyledir, çünki kâdı âdil olursa sadece hükümleri yerine getirme imkânı ve zâlim devlet reîsinin zorla dayattığı hükümlerini kabûl etmekten kaçınma kudreti ve gücü sebebiyle kâdı olur. Bu husûsta kâdıyı o vazîfeye getiren kimseye bakılmaz. Çünki onu o vazîfeye getiren, diğer yardımcıları mesâbesindedir. Kâdının yardımcılarının âdil kimseler olması şartı yoktur. Baksana, bir belde ahâlisinin sultânları olmasa, içlerinden âdil bir adamı kâdı ta'yîn etmekte söz birliği etseler ve verdiği hükümleri kabûl etmekten sakınan kimselere karşı onun yardımcıları olsalar, o kâdının her ne kadar imâm yâhud sultân tarafından velâyeti bulunmasa da hükümleri geçerli olur. İşte bu esâsa dayalı olarak, kâdı Şureyh ve Tabiîn’in kâdıları Benû Umeyye tara fından verilen kâdılık vazîfelerini üst lenmişlerdir. Şureyh Haccac günle rinde Kûfe’de kâdı idi. Ne Arablarda, ne de Mervan ailesi içerisinde Abdülmelik’ten daha zâlim, daha kâfir ve daha fâcir hiç kimse yoktu. Onun vâlileri arasında da Haccac’ dan daha kâfir, daha zâlim ve daha fâcir hiç kimse yoktu…[2]

Zafer Ahmed et-Tânevî, İ’lâu’s-Sünen’in “bir mü’minin kâfirin işin de çalışması câiz midir, değilmidir?” bahsinde şöyle demektedir:

“Bu bâbın hadîsi,[3]bir müslümanın kâfire işçilik yapmasının câizliğini göstermektedir. İmâm Buhârî bunun için Sahîh’inde şu sözüyle bir başlık atmıştır:

“Dâru’l-Harb’de, bir Müslüman, müşrik bir kimseye işçilik yapabilir mi”?

Buhârî, burada, Habbab’ın hadîsini getirmiştir ki, o zaman müşrik olan Âs İbnu Vâil’in işinde çalışan bir müslümandı ve Mekke’de idi. Mekkede o zaman Dâru’l-Harb idi. Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem bu nu gördü ve (i'tirâz etmeden) takrîr buyurdu.

İmâm Buhârî, bununla beraber kesin hüküm vermedi. Çünki bu cevazın zarûret kaydıyla kayıdlanma ihtimâli vardı. Yâhud da bu cevaz müşriklerle harb etmek ve bağları koparmak emrinden evvel olabilirdi veya müslümanların kendilerini zelîl kılmamaları emrinden önceydi. [Belki de metne koyduğumuz bu bâbın hadîsi, Onun şartına göre olmadığından dolayı, ona göre sahîh değildi; veyâhud, müşriklerle Ehl-İ Kitâb arasındaki bir fark olduğu kanâtin de idi...]

Mühelleb şöyle demiştir:

Ehli ilim bunu mekrûh görmüştür. Ancak iki şarta bağlı olarak zarûretten dolayı yapılması bundan müstesnâdır. Bu iki şarttan birisi, yaptığı işin Müslümanlara helâl olan bir iş olması, diğeri de zararı Müslümanlara dönecek bir şey üzerine ona yardımcı olmamasıdır.

İbnu’l-Münir şöyle demiştir:

Mezheblerin görüşü, sanatkârların kendi dükkanlarında, zımmîlere iş yapmasının câizliği üzerinde karar kılmıştır. Bu, zilletten sayılmamıştır. Ama zımmînin evinde ona hizmet etmesi, veyâhud da ona tabi olma yoluyla çalışması böyle değil dir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir. Fethu'l-Bârî’den nakil son bul du. [4](İ’lâ’dan Nakil Bitti.)

Bir zaman önce kimileri tavuktan veya balıktan da kurban kesilebileceğini söyleyerek sirk tabloları çizmiş, ama buna gülünüp geçilmişti. Şimdilerde de bir başkası, iki yaşından küçük olan büyükbaş hayvandan da kurban kesilebileceğini iddiâ edebilmektedir; ancak belli ki kimilerince ciddiye alınmaktâdır. Ön ceki zavallının ictihâd ehliyyeti olma dığından, berikinin ise eski müctehidlerin tamamını çöpe fırlatacak kadar kavî bir “müctehid”(!) olduğundan zâhir ki, birilerince ciddiye alınabilmektedir. İşi gücü dînin altını oymak olan şu densizlere artık “yeteeer… kes şu şaklabanlığı!..” diyebilecek, kâfî miktarda dînî salâbeti ve îmân hamiyyeti olanlar tükenmiş olmalı ki, kimseden ses bile çıkmamaktadır!...

[5]İmanın yanında dört mezhebin de dışındaydı ve müteahhir icmâ’ ile şâz hâle düşmüş olmakla mu’teber değildi.[6] ve anlayamadıkları bir Ebû Dâvûd ile Nesâî’nin rivâyetine dayandırılan bu fetvâ, nasslara ters oOysa, Atâ ve Evzâî’ye nisbet edilen

Çok yanıyla fâiz muâmelesi şâibesi taşıyan veya yüzde yüze yakın bir ihtimâl ile başkalarının fâiz muâmelesine yardımcı olmak cinâyeti bulunan kredi kartı ile yapılan alış verişler sanki câizmiş gibi, onunla kurban da alınabileceği saçma fetvâsı verilmekte… Ne yazık ki, sâhibsiz bırakılan şu dîn, çoluk çocuğun oyuncağı hâline getirildi. Konuştukları hezeyân mertebesini bile aşmayan müctehidlerle (!) bu dînin başı iyice dertte…

Kurban kesmek, kişinin, belki en kıymetli varlığı olan çocuğunu Allah’ın emrine fedâ etmenin bir sem bolü.. O aslınde zavallı bir hayvanı değil, yavruyu kesmek demektir. Allah celle celâlühû içün en küçük fedâklardan bile uzak duranların böyle bir ulvî ma'nâyı çarçur etmek sahtekârlığını sergilemekten başka ne yaptıklarını zannederler?!.. Bir yanda böylesi hazîn tablo…

Öte yanda da, ehl-i küfrün enderûnlarında beyinleri tahrib edilen ve yürekleri zehirlenen bir nesil… Âlim pozlarında insanları kandırmak ve dinlerini tahrib etmek vazifesi ile vazîfelendirilen kimselerin tehlikesi ne yazık ki müslümanlar tarafından yeterince anlaşılamamıştır. Günbe gün kan kaybeden sahîh İslâm anlayışı, şunların cinayetiyle -Müslümanların çoğuna nisbetle- sona doğru yaklaşmaktadır. Mes’ûliyetsiz bir şekilde İslâm namına söylenen zehirli sözler hiçbir mü'minin umurun da bile değil... İslâm âlimlerine rahat bir şekilde iftirâlar edilebilmekte ve hakâretler yapılabilmektedir. Buna rağmen kimsenin kılı bile kıpırdamamaktadır!.. انا لله وانا اليه راجعون

وَصَلَّى الله عَلَى نَبِيِّنَا وَ عَلَى اَلِهِ و سَلَّمَ تَسْلِيمًا كلما ذكره الذاكرون و غفل عن ذكره الغالون وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمِينَ

Dipnotlar.

[1] Tefsîr-i Nesefî, Medârik (1/289), Edâ Neşriyyât.

[2] Ebû Bekir el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân (81-82)

[3] Hazreti Ali radıyellâhu anhu’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Bir defasında şiddetli bir şekilde acıkmıştım. Çıktım Medîne avâlisinde iş arıyordum. Bir kadınla karşı karşıya geldim. Sıkı toprak toplamıştı. Onun su istediğini zannettim. Ona vardım. Her bir kova için bir hurmasına onunla kesin sözleştim. Onaltı büyük kova sarkıttım. Tâ ki ellerim sertleşmişti. Sonra suya vardım ve ondan içtim. Sonra kadına vardım. Ona bana hurma vermesi için iki elimi uzattım. Bana on altı hurma saydı. Nebî sallellâhu aleyhi ve sel lem’e vardım ve ona bundan haber verdim. O da hurmalardan benimle beraber yedi.”

Bunu Ahmed İbnu Hanbel rivâyet etmiş, Hâfız İbnu Hacer’de isnâdının güzel olduğunu söylemiştir.

Bunu, İbnu Seken’in sahîh bulduğu bir senedle İbnu Mâce de rivâyet etmiştir. Neylü’l-Evtâr (5-170) Bunu İbnu Mâce Ebû Hureyre hadîsinden de rivâyet etmiştir, lâkin o Ensâr dan bir adamın kıssası idı ki, Resûlül lah sallellâhu aleyhi ve sellem’in yü zünde açlık eseri görmüştü de arama ya çıkmıştı. Bir de bakmıştı ki Yehû dî’nin birisi hurma sulamaktadır. Her bir kovası bir hurmaya olmak üzere onunla anlaşmıştı. İki sa’ (hurma tuta cak kadar) kadar su çekmişti. Onları Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’e gö türdü. Hadîs(in nakletmeyi murâd ettiği miz kısmı) kısaltılarak son buldu.. Senedinde Abdullah İbnu Saîd İbni Ebî Saîd el-Makbûri vardır ki, o met rûk bir râvîdir. [İ’lâu’s-Sünen:16/198-199]

[4] Et-Tânevî, İ’lâu’s-Sünen (16/198-199)

[5] İ’lâu’s-Sünen (7/247)

[6] İ’lâu’s-Sünen (17/244-253)

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top