• Kategori: 1.Sayı
  • Naşir tarafından yazıldı.
  • Gösterim: 5085

Neden Ğurabâ Olmalıyız ?

Neden Ğurabâ Olmalıyız ?

اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ

Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyuruyorlar:Şübhe yok ki iman ğarîb başlamıştır, başladığı hale dönecektir. Ne mutlu o günde insanlar bozulduklarında ğarîb olanlara…[1]Hiç şübhe yok ki İslâm, ğarîb başladı, başladığı gibi ğarîb bir hale dönecektir. Ne mutlu ğurabâya/ğarîblere!..[2]

Hiç şübhe yok ki İslâm ğarîb başlamıştır, başladığı hale dönecektir.[3]

Şübhe yok ki dîn ğarîb başlamıştır, ğarîb hale dönecektir. Ne mutlu insanların benden sonra sünnetimden bozduklarını ıslah edecek olan ğarîblere.[4]

Ğarîb başladı, ğarîb hale dönecek…

Ğarîb, yani kimsesiz, yalnız, yardımcısız ve koruyucusuz.

Hadîslerde sözü edilen şu kimsesizlik ve yalnızlık şübhesiz ki, bir çeşit sapmışlık, hikmetsizlik, ahmaklık ve muvazenesizlikten değil de tavizsizlik, sapasağlamlık ve dosdoğruluktan doğan bir kimsesizlik ve yalnızlıktır. Evet, istikametini korumayı esas alan mü'minler dünya ve dünyalıklar uğruna eğri, büğrülüklere ve sapmışlıklara razı olan, hatta şunlara aşk ve şevkle talib olanlar arasında yapayalnız kalmaya elbette mecbûr ve mahkumdurlar. Çünki, kullarımdan şükredenleri çok çok azdır.[5]

Hemen hemen herkesin uydum kalabalığa dediği bir zamanda ğarîb olmaya rıza göstermesi ve sünnet çizgisinde sabretmesi/direnmesi… Hemen hemen herkesin dünya ve dünyalıklar için satmadığı ve hîbe etmediği dîni ve ahlakî değeri bırakmadığı… Hemen hemen herkesin küfrün ve maşalarının tornasından geçmeyi göze aldığı ve bununla izzet bulduğu… Hemen hemen herkesin küfrün Enderûnlarında küfür mimarlarına beynini ve yüreğini kayıdsız şartsız teslim ettiği… Hemen hemen herkesin kendisine hediye edilen Truva'nın tahta atını kalesine sokup sonunu hazırladığı… Hemen hemen herkesin esen kavurucu ve yakıcı küfür rüzgârlarıyla mahsûlünü yakıp kül ettiği… Hemen hemen herkesin Müslümanlığından utandığı ve sıkıldığı… Hemen hemen herkesin Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sünnetine uymayı ayıb görmeye başladığı… Hemen hemen herkesin bid'at teknesinin kirli suyu içinde bir sabun gibi eridiği… Hemen hemen herkesin Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem nâmına O'nun düşmanlarından ar ettiği… Hemen hemen herkesin kültüre irfânı boğdurduğu… Hâsılı, hemen hemen herkesin Allah celle celâlühû'ya ve Resûlüne sırtını çevirip ters yana doğru dört nala koşuşturanların kervânına katılmakta yarıştığı bir zaman ve zemînde, yedi milyar yüzüne tükürse bile Sünnet çizgisinde bulunmayı en büyük şeref sayan yalnız ve kimsesizlerden olmak… İşte en büyük ve en mukaddes kara sevdâ…

Bunlarla beraber…

Hemen hemen herkesin cehlinin ve kifâyetsizliğinin farkında olmayıp bir şey olduğunu zannettiği… Hemen hemen herkesin geri zekâlılığının ve hidâyetsizliğinin idrâkinde olmadığı… Hemen hemen herkesin Ashâb'ın ve hakîkî müctehidlerin bir husûstaki İcmâ'ının o şeyin Kur'ân ve Sünnet çerçevesinde olduğunda ve onların dışında olmadığında söz birliği etmeleri demek olduğunu bilmedikleri veya bilmez gözüktüğü… Hemen hemen herkesin ehlince yapılan ictihadların nassların derinliklerinden çıkarılan Şer'î ma'nâlar olduğundan haberdâr olmadığı… Hemen hemen herkesin, müctehidlerin Kıyâslarının yeni çıkan bir şeyi, yeterli bir benzerlik sebebiyle, hakkında âyet veya hadîsle hükmü sâbit bir şeyin hükmünde ve şu nasslar çerçevesinde görmeleri ma'nâsına geldiğine ağırlıklı bir kanâat getirmiş olmaları demek olduğundan ğâfil bulunduğu… Hemen hemen herkesin Mezheb ve ictihâdların aslında âyet ve hadîslere ilim temeline dayanan ölçülü ma'nalar vermek demek olduğunu hesaba katmadığı… Hemen hemen herkesin birkaç hakk Mezheb ile bir takım sahîh ictihâdları fazla ve ısâbetsiz bulub bir tarafa iterek olanca câhilliklerine ve şaşkınlıklarına rağmen binlerce zırva mezheb ile deli saçması hezeyanlara Kur'ân'a ve Sünnet'e uymak veya ictihâd yaftası astığı vasatta ve atmosferde en mühim işi gerçekten ehli olanlara vermek… İşte en selâmet cadde…

Mezhebleri ve gerçek ilim sâhiblerini bir yana itip Kur'ân'a ve Sünnet'i anladıklarını ve anlattıklarını iddiâ eden câhil bedevîler gürûhunun kendilerine Ğarîbler veya Ehl-i Sünnet demesi, şu mukaddes yaftaların yırtıcı bir yabânî mahlukun boynuna asılmasından daha düşük bir iş ve çok daha büyük bir hakaret… Ebû Hanîfeler, Ebû Yûsuflar, Muhammed b. Hasenler, Mâlikler, Şâfiîler, Ahmed b. Hanbeller ve yollarında giden âlimler ictihad edemeyecek yani âyetlere ve hadîslere ma'nâ veremeyecekler ama şu yerle göğü ayıramayacak kadar câhilliğin sarhoşu olmuş kendini bilmez edebsizler meydanlarda na'râlar atacaklar…

Hakîkî Ğurabâ/garîbler müctehid imamlarımızın yolunda ve hakîkî Selef'ın çizgisinde, Allah'ın velîlerinin izinde olan kimsesizlerdir… Selefîlik iddiasındaki Kötü Halef'i selef edinen Selef'e söğenler sürüsü değil… Biliyoruz bu urbaları sırtına münâsib bulup giyecek ve gocunacak olanlar çıkacaktır. Olsun, müsâademiz vardır; giyebilirler… Hadi hayırlı olsun…

Peki Sünneti doğru bir şekilde nasıl anlayacağız?

Sünnet'i doğru anlamak ve doğru yaşamak önündeki mânîleri, kendimizden başlayarak gittikçe genişleyen halkalar sıralamasıyla tesbît ve ta'yîn etmeden… Merkezden çevreye doğru bir hareket tarzıyla teşhis ve beyân etmeden… Her türlü mânîler zâil olmadan mümkin olmayacaktır. Mânîler zâil olmadıkça memnû'lar avdet etmeyecektir. Geçmişlerin ölümsüz ifâdesiyle, tahliye/boşaltma olmadan tahliye/süsleme olmayacaktır. Bir anlık, Sünnet'i öğrenebileceğimiz menbâların, öğreticilerin ve modellerin esasında meşrû' ve ma’kûl, başka bir ifâdeyle sahîh ve mükemmel olduğunu farz edelim ve işe kendi içimizdeki mânîlerden başlayalım. Sonra da harici ve âfâkî mânî'lerden söz edelim:

Bir nesil ki, efendiler efendisi, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin Sünnet-i seniyyesi yerine, düşmanlarının sünnet-i seyyiesi ikliminde ve şartlarında doğdu ve boy attı... Hep o sünnet-i seyyie atmosferi içinde teneffüs etmeye mecbûr ve mahkûm edildi… Mütemâdiyen şu alçak Sünnet'in zehirli gazını ciğerlerine ve tüm hücrelerine göndermek zorunda bırakıldı… Zehirli ve öldürücü olan şu atmosferde bazen kendi muhakemesi, bazen de başkalarının delâletiyle bir şekilde bir nev'i gaz maskesi taktığı da oldu… Ama, hayatının büyük bir bölümünde maskesiz solumaya icbâr edildikten veya gafleti, yâhud imkânsızlığı yüzünden kendi başına maskesiz soluduktan sonra… Maske kullansa bile, bedeninin diğer yerlerindeki ağız ve burun haricindeki, kıl dibi ve benzeri menfezlerle o zehirli gazı çaresiz vücuduna aldıktan sonra değişen şey ne mikdar olacaktır?

Şu şartlar altında akıl ve düşünce planında karşı olsa da, bu karşı oluşu, neyi ne zamana kadar ne ölçüde değiştirebilecektir?... Hem bir fizik kanunu değil midir ki, sıcak ve soğuk maddeler mücâveret sâikıyle sıcaklık ve soğukluk alışverişinde bulunurlar… İşte sözü edilen böyle bir sünnet-i seyyie ikliminde yetişen, belli kabulleri, şartlanmışlıkları ve kalıba girmeleri bulunan bir nesle, Sünnet doğru menbâlardan doğru bir biçimde anlatılsa bile, bu doğrunun onda bulduğu makes ne nisbette doğru olabilecektir? Şübhesiz ki, o sözü edilen doğrular doğruluklarından, bu bahsi geçen nesil dahi eğriliğinden alışverişleri nisbetinde bir takım şeyler kaybedeceklerdir. Sünnet-i seyyie ölçüleriyle teşekkül eden ma’lûl nesil, böylece yeterince doğrulamadığı gibi ona zerk edilen hakîkî doğrular da doğruluğunu tam muhafaza edemeyecektir. Belki de üre bulunan bir vücûd misâli yeni zerk edilen sağlam kanı da derhal tamamen bozacaktır. Sünnet-i seyyie te'sîrinden tecrîd gerçekleşmeden bu ameliye hedefine varamayacaktır. Şu tecrîd tahakkuk eder, yani sünnet-i seyyienin te'sîrinin önü alınırsa ve Sünnet-i seniyye bir daha vücûda yüklenirse, sözü edilen karşılıklı te'sîrleşmeler, Sünnet-i seniyye lehinde, seyyie aleyhinde devam ede gelecektir. Ve nihâyet istenilen netîce ve berraklık biiznillâh hâsıl olabilecektir.

Hâsılı, tekevvün, teşekkül ve tekâmül, bu günkü ifâdeyle oluşma, şekillenme ve gelişme seyrimizi ta'yîn eden veya bunda mühim payı bulunan sünnet-i seyyie irtibatlarını yeniden gözden geçirmeden ve koparmadan, Tarık b. Ziyâdvâri bütün gemileri yakmadan Sünnet-i seniyye yolunda istenilen mesâfeyi kat' edemeyeceğiz. Bütün bunlara ilâve olarak burada, şu noktada mühim bir müşkilimiz daha var: Sözünü ettiğimiz sünnet-i seyyienin sâhiblerinin zaman zaman sergiledikleri nifak ve aldatmaca… Ya birilerince şu sünnet-i seyyie esasları Sünnet-i seniyye diye anlatıldı ve kabûl ettirildiyse?!.. O zaman iş iyice zorlaşır…

Kestirme bir çâre:

Sünnet-i seniyye düşmanı olan sünnet-i seyyie sâhiblerinden, doğru olduğu zannedilen ve bilinen doğruları bile almamak… Düşmandan zehir alınıp yenilmeyeceği gibi, ekmek ve helva bile alınmaz. Hatta ondan ekmek ve helva almak zehir almaktan daha da tehlikelidir. Zîrâ, belki zehir, zehir olarak bilinip alınırsa, ondan korunulabilir. Hatta şu zehir, düşmana karşı bir silah olarak bile bazen kullanılabilir. Ama ekmek ve helva, husûsan aç olanlara birçok tehlikeyi unutturabilir. Dîn düşmanlarından, dîn dışı olduğu bilinen şeyleri öğrenmek dîni öğrenmekten çok daha az tehlikelidir. Bu yüzden İslâm âlimlerine göre, dîn düşmanlarından, hatta bilfiil düşman bile olmasa dînle alâkası olmayanlardan dîn öğrenilemeyeceğinde müttefiktirler. Âlimlerimizin çoğunluğu da fâsıklardan, yani dînde gevşekliği olanlardan dîn öğrenilmesine karşıdırlar.

Osmanlının güçlü zamanlarında Yehûdî ve Hristiyân vatandaşlarının zekilerinden devşirip ta’lîm ve terbiye tornasından geçirdiği Enderûn isimli kaliteli saray mektebleri vardı. Orada yetişenler, son derece yüksek maaşlarla devletin mühim makam ve mevkîlerinde vazîfelendirildikleri için o zamana göre erişilmesi nerdeyse imkânsız dünyevî imkânların sâhibleri oluyorlardı. Baştaki böylesi bir dünyevî istikbâl aşkına netîce i’tibârıyla samîmî olarak Osmanlı’nın dostu, kendi milletinin de düşmanı haline getiriliyorlardı. Çok azı ise kendi milletlerinin casusu olarak kalıyordu. Günümüzde ise iş tersine döndürüldü. Şimdi de İslâm Ümmetinin evlâdı küfür cebhesi tarafından bütünüyle devşirilip küfrün Enderûnlarında yetiştiriliyorlar. Dünya istikballerini buralarda görüp Âhiret istikballerini unutanlar çocuklarını şu tornalardan geçirmeyi kara sevdâ hâline getirdiler. Önceleri Oryantalistlerin tezgâhlarında gerçekleştirilen mevziî devşirme bir hayli zamandır herkese teşmîl edildi. Artık, çok az İslâm câsusları dışındaki şu çorbacı devşirmeler İslâm’ın ve Müslümanların düşmanı İslâm düşmanı ağababalarının da dostu hâline geldiler.

Nihâyet İslâm Radikalizminin kökünü kazımak için kolları ve paçaları sıvadılar. Ve bunun bir parçası olarak bundan yaklaşık 200 sene evvel İngilizlerin Hindistan’da denedikleri usullerle Sünnet sarayının dinamitlenmesi tertib edildi. Hadisler ayıklanmalı ve böylece İslâm radikalizminin kökü kazınmalıydı. Nesh yoktu,, Hristiyanlar ve Yehudiler de cennet’e girecekti…Bunlar ve bunlar gibi birçok hususta olduğu gibi, bir ilim meselesi olarak tezgâha konan şu hadîslerin ayıklanması hususunun dahi hiç de öyle ilimle alakalı olmadığı, aksine tamamen siyasi bir film olduğu firâset sahibleri tarafından kolayca görülebilecektir. Bu oyunlar eskiden olsaydı, ilim, amel ve ihlasdan doğan salabet-i imaniyye ve engin bir firasetle kolayca görülecek, gök kubbe derhal şu hainlerin başına geçirilecekti. Artık imanı, ameli ve ihlası su içindeki sabun gibi erimekte olan hasta Ümmetin evlâdının bu nev’i karşı çıkışlara takati kalmamıştır. Şunu da ilave etmek gerekir ki bu her ne kadar umumiyetle bu keyfiyette ise de az dahi olsa yine meydanı onlara bırakmayacak samimi gayretli ve hasbi müminler bulunmadığı manasına gelmez. O sebeple pek de fazla heveslenmesinler. Allah’ın izniyle hevesleri kursaklarında kalacaktır.

Biz burada, kifâyetsiz samîmîler ile daha çok nifak içinde olanlardan, yâhud kafası karışık, gönlü perîşan müzebzeblerden/iki arada bir derede kalanlardan bahsetmek istiyoruz. Kifâyetsizler Sünnet adına Sünnet'i yok ederler. Samîmiyetleri, birçok firâsetsiz kimseyi aldatabilir. Çok dikkat etmek lâzım…

Ayının biri bir tuzağa yakalanır. Canhıraş feryatlarına dayanamayan bir adam onu tuzaktan kurtarır. Adama minnettar kalan ayı onu çok iyi bir dost olarak kabul eder ve ona hizmetçi olur. Dost ayı bir gün kırda uyuyan dostunun yüzüne konan ve onu rahatsız eden sineği kaçırır. Adamın yüzüne konmakta ısrar eden sineği nihayet kocaman bir taşla öldürür. Böylece dostuna vefa borcunu ödemiş olur. Dostluğu ayıca olan kimselerin İslâm’a kazandıracakları takdir edilir ki bundan farklı olmayacaktır.

Sünnet'in önündeki en büyük tehlike, nifak veya müzebzebliktir.

Sünnet'in hüccet oluşundan ve bunu inkâr etmekte olanlara cevab vermekten ziyâde ve önce, hüccet olduğunu kabûl ettiğini söylemesine rağmen, altını oyan, temellerini dinamitleyen, Sünnet düşmanlarının varlığından ve tehlikesinden bahsetmek istiyoruz. Zîrâ, Sünnet'in açıktan açığa düşmanı olanlar tutunamadılar. Ve inşâellâh tutunamayacaklardır. Ancak, sözünü ettiğim münâfık ve müzebzebler büyük ölçüde başarılı oldular…

Bir kimse, Sünnet'i güya hüccet kabûl ediyor, ama Buhârî ve Müslim’de dahil olmak üzere bir çok muhaddisin rivâyet ettiği sihirle alâkalı hadîslerin doğru olmadığını, çünki bu haberlerin haber-i vâhid olduğunu ve inanç mevzûlarında geçerli olamayacaklarını söylüyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i kabûl ediyor ama Buhârî, Müslim ve diğer hadîs mecmuâlarında geçen onlarca, belki yüzlerce, heykel ve resimlerle alâkalı rivâyetleri es geçip, ibâdet maksadıyla olmasa heykel ve resimlerin (hâşâ) güzel sanatlar kapsamında ve câiz olduğunu söyleyebiliyorsa... Bu husûsta ümmetin müctehidlerinin şu rivâyetleri nasıl anladığı kendilerini hiç ırgalamıyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini söylüyor, ama nikahı düşen kadınla, ecnebiye ile tokalaşmanın haramlığını gösteren Müslim’in ve diğerlerinin rivâyet ettiği hadîsleri bir tarafa atabiliyor ve şehvet olmazsa bu câizdir, diyebiliyor ve dört mezhep ulemâsının ne dediği kendini alâkadar etmiyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini ama Altun yüzük ile alâkalı Buhârî, Müslim ve diğerlerinin yaptığı sahîh rivâyeti ve bunlara dayanarak altun yüzük takmanın erkeğe haram olduğunu söyleyen dört mezhep âlimlerinin ictihadlarını bir tarafa atabiliyorsa… Altun yüzük takmak erkeğe câizdir diyebiliyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini söylüyor ama Müslim’in ve diğerlerinin Abdullah b. Abbâs’tan yaptıkları, yıldızların şeytanı kovalaması ile alâkalı sahîh hadîsi, İslâm âlimleri kabûl edip doğru bulmasına rağmen onları yanlışlıkla suçlayabiliyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini söylüyor ama kim bana kasden yalan iftirâ ederse cehennemdeki yerini hazırlasın Mütevâtir hadîsinin uydurma olduğunu, çünki bunun Ebû Yûsuf’un kitabında bulunmadığını söylüyorsa… Hadîslerin çoğunun başındaki senedlerin uydurulduğunu söylüyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini, söylüyor ama onlarcası Buhârî, Müslim ve diğer Kütüb-i Sitte mecmuâlarında, diğerleri de başka hadîs kitablarında olmak üzere Îsâ aleyhisselâm’ın nüzûlü ile alâkalı yüzü aşkın hadîsin uydurma olduğunu hiçbir ciddi ilmî gerekçe ileri süremeyip, sırf şeytânî vesveselerle iddia edebiliyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini, söylüyor, ancak, haddesena, ahberena gibi rivâyetlerde, Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Buhârî, Müslim ve diğerleri aslında bunları birbirinin kitablarını önüne koyarak yazdıklarını söyleyebiliyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini, söylüyor ama Abdullah b. Abbâs’ın (radıyallâhu anhümâ) Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem'den ancak dört hadîs aldığını, birilerinden naklederken bu sözün o kişiye isnâdının sıhhat derecesi veya ma'nâsına bakmadan kabullenerek aktarabiliyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini, söylüyor ama Buhârî ve diğerlerinin rivâyet ettiği, İcmâ'ın da desteklediği mürtedin öldürülmesi hadîsinin uydurma olduğunu söyleyebiliyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i hüccet kabûl ettiğini söylüyor ama, bir çokları Buhârî, Müslim ve diğerlerinde bulunan ve muâsırlardan birinin tesbîtine göre altmış civarında rivâyeti sâbit olmanın yanında İcmâ' ile de pekişen recm hadîslerini yehûdîlikten gelme uyduruk rivâyetlerden olduğunu söyleyebiliyorsa…

Bir kimse, Sünnet'i kabûl ettiğini söylüyor ama, onlarcası Buhârî dahil bir çok hadîs kitabında, bütün rivâyet ve dirâyet tefsîrlerinde yer almasına rağmen nesh bildiren hadîsleri bir yana fırlatabiliyorsa… İslâm Şeriatının geçmiş Şeriatleri bile neshetmeyeceğini, bunun musaddiklık ile bağdaşmayacağını söyleyebiliyorsa… Evet, bütün bunlar olabiliyorsa durup düşünmek lâzım… Sünnet kaynaklarını bu denli şeytânî vesveseler ile güvenilmez hale sokan ve böylece ustaca Sünnet'i dinamitleyip havaya uçuranlar Sünnet'i hüccet kabûl ettiklerini söyleseler ne olur?.. Nifak ve kandırmacadan başka…

Müsteşriklerin rahlesinde ve soluğu altında İslâm’ı ve Sünnet'i öğrenenlerin(!) veya öğrenenlerden öğrenenlerin şu şeytânî vesveseleri ben Sünnet'i hüccet kabûl etmiyorum demekten beterdir. Küfrün Enderûnlarında yetişen kafirlerin devşirmelerinden, İslâm câsûsu olamayan Sünnet öğrenilemez… Öğrenilirse aldatmaca olur…

Ruhu ve hayatı istilâ altında, beyni ve yüreği işgâl edilmiş kimselerden, samîmî bile olsalar, Sünnet öğrenilemez. Nerde kaldı, dünyalık ikbâl uğruna her şeyini, her türlü dînî ve gayri dînî değerini pazarlayabilenlerinden öğrenilsin… Şunlardan hiç mi hiç öğrenilemez…

Mecmûamız, hakîkî Selef'in ve temsîlcileri olan Mezheb imâmlarımızın yolunda ve izinde olmayı ve onların yolundan sapan şaşkınları adım adım ta'kîb edip teşhîr etmeyi şi'âr edinecektir. Bu köyde bundan böyle artık taşlar bağlı kalmayacaktır. Serbest dolaşmaya, gerçek Selef'i ve temsîlcileri olan Mezheb imâmlarımızı her fırsatta ısırmaya alışık olanlara duyrulur.

وَصَلَّى الله عَلَىسيدنامحمد وَ عَلَى اَلِه وصحبه كلما ذكره الذاِكرون وغفل عن ذكره الغافلون وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَِين

[1] [Ahmed İbn-i Hanbel, Saîd İbn-i Mensûr, Sa'd İbn-i Vakkas radıyallâhu anhu'dan], Kenzu'l-Ummal:1/239

[2] [Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Hureyre radıyallâhu anhu'den,], Kenzu'l-Ummal:1/238

[Nesâi, İbn-i Mâce, İbn-i Mes'ûd radıyallâhu anhu'dan], Kenzu'l-Ummal:1/238

[İbn-i Mâce Enes radıyallâhu anh'dan], Kenzu'l-Ummal:1/238

[Taberânî, (El-Kebîr) Selmân, Sehl İbn-i Sa'd ve İbn-i Abbâs radıyallâhu anhum'dan], Kenzu'l-Ummal:1/238

[3] [Müslim, İbn-i Ömer radıyallâhu anhümâ'dan], Kenzu'l-Ummal:1/238

[4] [Tirmizî, Amr İbn-i Avf el-Müzenî radıyallâhu anhu'dan], Kenzu'l-Ummal:1/238

Tûbâ, Ne mutlu veya müjdeler olsun ma'nâlarına geldiği gibi, en iyi haldemeye de gelir. Buna göre, şu fe tûbâ li'l-Ğurabâ i ibâresi, en güzel hal ğarîblerin hâlidir şeklinde de ma'nâlandırılabilir.

[5] …..

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top