Naşirden


اَعُوذُ بِالَّهلِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ الَّهلِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

اَلْحَمْدُ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَآَلِه أَجْمَعِينَ

Bundan sonra…

Sözlerin tükendiği bir noktaya varmak üzereyiz...Zâhirde görüş mesafesi ve sis perdeleri gibi maniler yüzünden bir takımları tarafından görünemeyen ama firaset dürbünü ile net ve berrak olarak çok uzaklardan bile seyredilebilen hakikatler, artık açıkça müşahede edilir olmaya durmuş hatta bunu da aşmış bir manzara arz ediyor…

Ama azı haric uyku herkesde hala devam ediyor… İş geldi açık beyanlara dayandı bile… Yine uyanmak yok… Efendiler Efendisi Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem } حُبُّكَ الشَّىْءَ يُعْمِى وَيُصِمُّ { Bir şeyi sevmen(seni) kör ve sağır eder1 buyururken ne güzel buyurmuştu!..

O’nun istediği, sevdiği ve hatta emrettiği sevgiler bulunduğu gibi istemediği, sevmediği hatta yasakladığı sevgiler de vardı… O halde ancak kör ve sağır olmanın meşru faydalar getireceği sevgilere teveccüh edilmeliydi; zarara sebeb olacaklardan, hatta fayda getirmeyeceklerden uzak durulmalıydı …

Sevgi silahı, çocukların, kullanmasını bilmeyenlerin, tehlikeli yanından haberi olmayanların ve bilhassa delilerin eline verilemeyecek kadar nihayet mertebede tehlikeli bir silah… Can da kurtarır can da aldırır… Âbâd da eder, berbad da eder… Gayr-i meşrû’ siyasetin, yanı zulüm politikalarının zâlim sahiblerini olanca isyanlarına, zaman zaman “haram”, zaman zaman da “küfür” olan söz ve fiillerine rağmen bir şekilde sevebilenler, zamanla onların zalimliklerini, isyanlarını ve küfürlerini de sever noktaya gelmektedirler. Evet, bazen batıllığı kabûl edilerek meşru muvazene esasına dayanan daha kötüsüne hayır manasındaki tercihlerlerde kimilerine nisbetle bir mahzur bulunmayabilir. Ancak, acı tecrübe ve müşahadelerle artık açıkça görülmüştür ki, bu manadaki arızî olan ve birçok kayıdları bulunduran tercihler âidiyyet zihniyeti ve psikolojisiyle mutlak olarak yani kayıdsız ve şartsız bir biçimde kabullenilmektedir. Netîcede de evvela zalimliklere, isyanlara ve küfürlere kılıf aranmalarla başlayan yuvarlanma sonunda bunların kabul edil-mesi, “içselleştirilmesi”, sevilmesi ve uğrunda harb edilmesi ile noktalanıyor.

Layıklık”, “Secülerlik” ve “İlmâniyye”…

Bunlar felsefi, sosyolojik ve siyasi belli manalar taşıyan ıstılahlardır… Bunlar üzerlerinde yapılan konuşmalar, bazen ilmî ve dürüstçe, bazen cahilce ve akılsızca, bazen de (menfi manada) politik ve sahtekârca olur. Burada meseleye girmeden bir hatırayı nakletmek istiyorum:

Senelerce önce bir takım “Müslümanlar”, yanlış hatırlamıyorsam İslâm, Demokrasi ve Lâyıklık mevzulu bir panel düzenlemişlerdi. Panele katılanlardan biri de (o zaman) Hukuk Fakültesi hocalarından olan “Meqa Layık” bir vatandaş idi. Oradaydık. Bir saati aşkın konuştular .

Birisi etraftan köşeden dolanıp pek açık vermemeye çalıştı ise de Panelin bel kemiği “Meqa” konuşmalarını “Bence gerçek Lâyıklıkşöyle şöyle olmalı” mihverinde sürdürüp bitirdi. Çok komik bir manzara ile karşı karşıyaydık… Panelistler sözü noktaladıktan sonra, sıra dinleyenlere gelmişti. Onlara da söz verilecekti. Söz aldık. Gözler ve dikkatler üzerimize çevrilmişti. Hatırladığım kadarıyla mealen esasen bu mevzu hakkında bir şey konuşmayacağımızı, bize ayrılan vaktin buna elverişli olmadığını, ancak usul hakkında bir şeyler söylemek istediğimizi ifade ettikten sonra yine aklımda kaldığınagöre mealen (eksik fazla ifadeler bulunabilir)şöyle demiştik:

Şübhesiz ki bu kelimeler birer siyasî ve sosyolojikıstılahlardır (terimlerdir.) Öyle ise ilmî bir paneldebunların önce hangi sosyal ve siyâsî şartlarda nasıldoğduğunu, ilk doğduklarında bunlara hangi manalarınyüklendiğini, gelişen ve değişen siyasî vesosyal atmosferde bir takım mana değişikliklerineuğrayıp uğramadıklarını, uğradıysalar bunun neden ve ne şekilde gerçekleştiğini, bunların ne olduğunu, içinde bulunulan zeminde de bu seyrin dünden bu güne nasıl olduğunu, zamanımızda içte ve dışta onlara hangi manaların yüklenmekte olduğunu ansiklopedilerden ve siyaset lügatlerinden tesbit edilmesi sonra da buna dayalı inanç ve irfan temelli düşünce ve irade beyanı yapılması, dinleyenlere biraz olsun saygılı davranılması gerekmez miydi?

Oysa siz, bence layıklık ve demokrasi böyle olmalı, şöyle olmamalı demekle oyalandınız ve oyaladınız. Bunun ne kadar saçma bir tavır olduğunu bir misal ile –biraz uçuk da olsa- anlatmak istiyorum:

Meselâ “Boynuzlu” diye bir kelime vardır. Bunun manası hayvanlar ve insanlar için kullanıldığında ayrı ayrıdır ve bellidir… Şimdi biz kalkıp “Hakîkî vecici olan boynuzluluk şudur, şu olmalıdır”, “Asıl veharbi boynuzlular biziz”, “Boynuzlu demek koç gibiyiğit kimse olmak demektir” desek, hatta Kur’ânda geçen “Zülkarneyn”i göstersek bize ne derler?!.. Bir şekilde gülmezler mi?..

Bize, “Yahu layıklık ve demokrasiyi icad edenler,bunlara sahib olanlar bunları belli bir siyaset ve devletfelsefesi olarak kabul edip tatbik edenler ve şuanda etmekte olanlar bunlara belli manalar yüklemişlerdir;siz niye böyle kendi kendinize gelin güveyoluyorsunuzdemezler mi?...

Lügat ve ansiklopedilerde layıklık ve demokrasi: Redhouse bu iki kelimenin İngilizce’sine 1860 yılında yazmayı bitirdiği lügatinde şu manaları veriyor:

“Secular: 1-Bir asır yahud bir yüzyılda hasıl olur. 2-Husulü asırlara muhtaç. 3-Bekası asırlarca sürer. 4-Dünyevi. Katolik’çe manastıra kapanmayıp âlem ile ihtilat eden (karışan).

Secularity: 1-Yüzyılda bir kere vaki olmak. 2-Dünyeviyyet (dünyevilik.)

Secularization: Kilise ve manastır ve emsa-line vakıf olunmuş emlaki milk etmeklik ve bunların milk edilmesi.

Secularize: Güya umur-i uhreviyye (âhiret işlerinden) hidmetinden (hizmetinden) tahvil etmek yani papasın idaresinden kurtarup devletin mülkiyetine dahil etmek…”2

“Laic (laik): Papas olmayan adam: Avâmm-ı nâsdan olan adam.

Laic: 1-Avâmm-ı nâsdan, 2-avâmm-ı nâsa mensub.”3

Biz burada uzun bir makale, hatta bir kitab mevzûu olabilecek geniş ansiklopedik bilgi vermek yerine bir ansiklopediden büyük ölçüde faydalanarak ve çoğu zaman kısmen kısaltılmış bir iktibas yapmakla iktifa edeceğiz:

Laisizm veya Laiklik (Fransızca: Laïcité), devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir.

Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiş olan“laik” kelimesi, “din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk” anlamına gelen Latince “laicus”kelimesin den gelmektedir. Roma döneminde dinadamlarına “Clerici” din adamı olmayanlara da “Laici”adı veriliyordu.

Laik kelimesi Yunanca laos ismi ve laikos sıfatından gelir, Latincesi laicus’tur. Laos: halk, kalabalık, kitle demektir ve zıddı kleros’tur. Laikos: Halka ait, ruhban olmayan demektir.

Laicus: dinsel olmayan, demektir ve Osman-lıcada bu terim ladini ile karşılanmış fakat bu tutmamış, Fransızca laik kelime si Türkçeye girmiştir. Laos/kleros karşıtlığı MÖ 3.

yüzyılda, din yönetiminde iki sınıfı belirtmek üzere kullanılmıştır. Hıristiyanlığın ilk yüzyılından itibaren kilise adamlarına klerikoi (Latince clerici), bunların dışında kalanlara laikoi (Latince laici) denilmiştir. Bu adlandırma, ruhani ve cismani bir ikiliğe de işaret eder.

Yeniçağda laik terimi, felsefi ve hukuki, siyasî bir mana ile genişleyerek devlet ve din ilişkilerine ait bir tarzı ifade etmeye başlamıştır.

Fransa’da 3. cumhuriyette laicisme kelime-si dile girmiştir. İngilizcede, papazdan başka bütün halkalay, laity denir ve laic, secular kelimeleri de cismaniliği ifade eder. Latince saecularis’ten gelen secular, özellikle İngiliz ve Alman toplumunda kulanılır. Layıklık kavramını felsefi açıdan tarif edenlere göre laiklik “insana, insan aklına, beşerin ebedi tekamülüneiman getirmektir.”

Buna göre, laik devletin dine karşı oluşu ile tarafsız olması arasında bir fark görmeyenler, dinle ilgisi olmayan anlamının hepsini dinsizlik olarak tanımlamışlardır.

….

Siyasi Manası üzerindeki tartışmalarda ise laiklik, liberalizmin dini kaynağı sayılır ve siyasi kudretin dini kudretten ayrılmasını ifade eder. Teokratik devletten demokrasiye geçerken devlet otoritesiyle din otoritesi sınırlandırılmış, laiklik klasik demokrasinin gerekliliğinin bir icabı olmuştur.

Hukuki Tariflere göre ise, en yaygın tarif, ‘Devlet ile din işlerinin ayrılmasıdır. Devlet, bir dine inanıpinanmama meselesini özel bir problem sayar…SekülerizmSekülarizm, sekülerlik, dünyacılık veya sekülerizm(zaman zaman sekülârizm) Latince’de “nesil”,“periyod” (zaman dilimi) anlamına gelen zamanlaHristiyan Latincesi’nde “dünya” anlamında kullanılmayabaşlanan seculum’dan (“secular”, ConciseOxford English Dictionary, Oxford University Press,2004) türemiştir. Din merkezli veyahut dinî öğelerihukukî ve siyasî anlamda tayin edici kılan bir yaklaşımıntersine, bunları hukukî ve siyasî kümeden ayıran  bir yaklaşımı tanımlar. Çok geniş bir terim olan sekülerizm, içinde birçok akım, farklı çeşit ve teori barındırır. Seküler kelimesi, dünyevi olanı belirtir ve dünyanın maddi yanının göz önünde tutulması demektir. Türk Dil Kurumu sözlüğü “sekülarizm”i, Dünyacılık” olarak tarif etmekte ve Türkçe’ye Fransızca sécularisme kelimesinden türeyerek geçtiğini belirtmektedir.

Aynı Türk Dil Kurumu sözlüğü dünyacılığı ise şu şekilde tarif etmektedir: “Bireysel katılımı önemli gören,dinin devletten ayrı ve özerk olmasını savunanöğreti, sekülarizmSeküler, sekülerlik ve sekülerizm kelimelerinin hepsi Latince saeculum kelimesinden türemiştir. Saeculum ise bir nesilveya yüzyılgibi bir manaya da sahip zaman belirten bir kelimedir.

Bu manada seküler yaklaşık her yüzyılda bir olan bir hadise olarak tarif edilir. Kelime (saeculum) Hıristiyan Latincesi’nde ise dünya manasında kullanılmıştır[1]. Zamanla seküler kelimesinin manası büyük ölçüde değişmiştir.

Seküler kelimesi Hristiyanlık doktrininin parçalarından olan Allah’ın zaman üstü prensiblerine karşılık zamana göre yapılan, genel olarak hayat ve idarenin dini bir merkezden ayrılıp dünyevi bir merkeze ilerlediğini, zamanla alakalı, zaman içinde var olan bir tarafa kaydığını belirten bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu fikir diğer tüm dini ve spritüel inançları kapsayacak şekilde genişlemiştir. Dini biçimde algılanabilecek veya dini kaynaklara dayandırılmış çeşitli müessese, konu ve kavramlara dini olmayan, bunlarla dini ayıran bir bağlamda, yaklaşır. Örnek vermek gerekirse: seküler etik, seküler devlet vb. Sekülerizm kelimesini ilk defa kullanan George Jacob Holyoake, sekülerliği, inançtan kaynaklananbütün düşüncelerin dışlanmasını esas alan doktrindir diye tarif etmişti. Holyoake başlangıçta netheism, limitationism gibi isimler vermeyi düşündüğü feslefesine sonra sekülarizm adını verdi. Hareketin içinde ateistler bulunmasına rağmen Holyoake felsefesinin ateizme sürüklenmesine karşıydı.

Sosyal Sekülarizm, dini dünyevi işlerden ayırarak ferdin içine hapsedilmesini öngörüyordu. Samuel Johnson’un 1755 tarihli Dictionary’sinde secularity, dikkatleri yalnızca bu dünyaya yoğunlaştırma; secularize, dini ve uhrevi olanı günlük hayattan uzaklaştırma; secularization, dinin etkisini sınırlama, azaltma anlamlarına geliyordu.4 (Bitti.)

 Osmanlı felsefecilerinden İsmail Fennî Bey de bunların birincisinin Fransızcalarına şu ıstılâhi manayı yüklüyor:

“ ‘Sécularisme’: Dünyeviyye, gayr-i dîniyye mezhebi. Bu kelime bilhassa İngiltere’de müstamel olup bir usûl-i felsefeden ziyâde her şeyi hayât-i dünyeviyyeden ad etmeğe bir meyil manasınadır. Bu, Allah’ı inkâr etmek değildir; lâkin hayat-ı dünyeviyyeyi ebedî olan hayat-ı uhreviyyenin yerine ikame edip onu ıslaha çalışmak ve hikmet ve inayet-i ilâhiyyenin yerine ilmi ve ilm-i ilâhînin yerine akılâne bir insanperverliği kabûl etmek. Binâen aleyh bir nev-i felsefe-i ilmiye (Positivisme)5 demektir. İngilizce’den Arabî’ye bir lüğat kitabında “Secular” kelimesi “dünyevî”, “âlemî”, “gayr-i dînî” diye tercüme edilmiş olduğundan “dünyeviyemezhebi” tabirini kabul ettim.”6Taberânî, Muâz İbnu Cebel radıyallahu anhu’dan Nebi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Hey!.. İslâm değirmeni dönmektedir.. İmdi Kitâb ne tarafa dönerse, siz de onunla (o tarafa) dönün… Hey!... Devlet idaresi ve Kitâb (din) birbirinden ayrılacaktır!..

Hey!.. Kitâbdan ayrılmayın…

Hey!.. Şübheniz olmasın ki, başınıza bir takım idâreciler gelecektir; onlara itaat ederseniz sizi saptıracaklar, isyan ederseniz sizi öldüreceklerdir. ‘(O zaman) nasıl yapacağız, Yâ Resûlellah?!.’ dediler. O da ‘Îsâ aleyhisselâm’ın arkadaşları (Havârîler) nasıl yaptıysalar öyle... Darağaçlarında asıldılar ve testerelerle biçildiler… Allah’a taat içre ölmek, Allah’a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır’ buyurdu. ”7

Bu hadîsi, bir zamanların politika şaklabanı bir vatandaş heyecanla anlatıyor, yer aldığı kitab için de “Türkiye’de yok” deyip değişik bir tarz şov yapıyordu. Şimdilerde ise Layıklık İhracat Şirketi şakşakçılarından olmuş halde ve sermest bir vaziyette...

Demek ki, doğruları dile getirmek mühim olduğu gibi, bunun doğru maksadlarla, doğru bir biçimde ve doğru bir zamanda olması da mühim; belki daha da mühim... Belli ki, doğruların kendimiz için dünyada pirim yapacağı emeli ile dile getirilmesi ve mudâfaa edilmesi, bazen onların zıddı olan eğrilerin hak ve doğru olmayan maksadlarla anlatılmalarından daha tehlikeli olmakta ve bize zamanla batıllara saplanmanın yolunu açmaktadır.

Çünkü batılın batıl maksadla sahiblenilmesi ve hatta işlenmesi, hakkın batıl maksadla veya batılın iyi niyyetle korunup kollanmasından ehven olduğu îzâha muhtâc değildir. Başka bir ifadeyle, dünya için İslâm’a tâlib olmak, nefis için dünyayı istemekten çok daha büyük bir alçaklık…

Şu halde İslâm’a dünya için ve materyalist bir kafayla sahib olmak, küfre veya masiyete maddeci düşünceyle taraftar olmaktan Allah’ı daha çok kızdırır. Görülmez mi ki, nefis için faiz yemek veya zina etmek, Allah için (!) faiz almaktan veya zina yapmaktan daha hafif bir suçtur.

Birincisinde eziklik ve pişmanlık bulunması veya zamanla hâsıl olması ve nihayet işin tevbeyle noktalanması hatırı sayılır bir ihtimal iken ikincisinde bunlar yoktur veya yok denecek kadar azdır.

Yerlerde Müslüman’ca gezmeye tenezzül etmeyip hep bulutların üzerinde yürüyen veya yürütülen kimileri, kıyafet, harf, tevhid-i tedrisat ve medreselerin (alternatiflerini getirerek ve yolları tıkanarak usta bir biçimde) lağvı inkılâblarını Âlem-i İslâm’a hangi bedel ile ihrac ediyorlar, dersiniz?... Tabîîdir ki bu dediklerimiz bir tenkıd veya karalama değil, ancak ve ancak basit bir tesbitten ibarettir. Çünkü iyi biliyoruz ki, ne ihrac edilen şeylerin sahiblerini, ne de ihracatçıları yanlış yapmakla suçlamak bizim haddimiz değil… Bunlar, eğrilirsen seni kılıcımla düzeltirim diyen sıradan bir insanın tavrı karşısında Bu Ümmet,içinde böyleleri bulunduğu müddetçe sapıtmazdeyip hamd eden Hattab oğlu Ömer efendimiz değiller ki!...

En kıytırıkları bile burnundan kıl aldırmayan masumlar ve lâ yüs’eller!… Ma’lûmdur ki, kendinde meleklik veya nebilik yahut ilahlık vasıflarını görenler veyahut da bunlar onlarda birilerince görülenler ve gösterilenler asla tenkıd edilemezler… Zirvelerinde burnunun bir karış ötesini göremeyen basîret körleri var… Bunlar çoğu zaman en has vasıflarını başkalarında görürler veya kasden öyle gösterirler. Böylece en iyi müdâfaa taarruzdur fehvasınca bir yanda başkalarını karalarlarken öte yanda bizzat kendilerinin Ümmet’e ve İslâm’a yaptıkları hıyânetlerini, habasetlerini ve rezilliklerini gizlemeye ilaveten tam zıddı bir hasleti de ızhâr ederler…

Söz misâli, kendileri Fir’avnlara, Nemrudlara, Ebû cehillere ve hatta baş iblis Azâzil’e taş çıkartacak bir enaniyyet ve kibrin heykelleri ve âbideleri iken bu vasıflarını hakşinaslık ve tevazu şalıyla örtmeye çabalar, başkalarına yamarlar. Ne yazık ki basireti bırakılmayan “havas”(!)ın birçoğunu ve avâmmın kahır ekseriyetini buna inandırırlar. Kendilerini resmeden âyetleri başkalarına yakıştırırlar. İslâm davasını İslâmî olmak şöyle dursun, İslâm’ın kökünü kazıyacak hıyanet çapındaki siyasetsizlik ve basîretsizlikleriyle heder ederler. Bu noktada onlara gösterilen hatâları karşısında, ayna tutularak kendilerine çirkinlikleri gösterilen maymunlar gibi şiddetle kızarlar ve küplere binerler.

 Dîni, Allah celle celâlühûn gönderdiği ve Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği halinden çıkarıp bambaşka bir şekil ve muhtevâya kavuşturan dünya çapındaki hiyânetlerinden işte bu kibir ve istikbarları sebebiyle vazgeçemezler. Küfür ilke ve inkılaplarına yapılan hizmetlerini kendi coğrafyalarıyla sınırlı tutmazlar… Dünya sathına yaymayı İslâmî bir hizmet olarak görür ve gösteririler.

Çoğu çeşitli yollarla kandırılmış olan taşeron, kalfa ve işçilerini de İslâm kahramanı olarak takdim edebilirken hiç de utanmaz ve sıkılmazlar… Bütün bunların enaniyyet ve istikbârın belâsı olduğunu görmek istemedikleri gibi başkalarına da göstermemeye çalışırlar…

İslâm’ın dışından olan Marksların, Leninlerin, Stalinlerin ve asrın deccalının ve rezil vezirlerinin İslâm’a yapamadığı zararı içeriden İslâm’ı İslâm olmaktan çıkararak ve içini boşaltarak yapmak cinayetinden işte bu kibir ve istikbar sebebiyle tevbe edememekte  olduklarını görmez veya göremezler...

Bu sözü edilen mel’ûn küfür önderlerinin her birinin zararı, haricten ve mevziî idi. O yüzden bu zarar daha çok Müslümanlaraydı. Bu küfür işbirlikçilerinki ise hem içten hem de âlem şümûl olduğundan zararları Müslümanlardan çok İslâm’a idi. Bütün bu çıplak hakîkatleri görememek veya görse bile itiraf edip ondan dönememenin hep bu tekebbür ve şeytânîenâniyyetin başının altından çıkmakta olduğunu göremez veya görmezler…

Allahım!... Bildiğimiz ve anladığımız kadarıyla bunları kınamıyoruz; ağlayarak ve ciğerimiz kanayarak söylüyoruz… Sen tezden uyandır ve halas eyle… Hissiyatımız kınamayla karışmış ve bulaşmış ise bizi kınayanlardan yazma…

* * *

Beri yanda Hıristiyanlara eğitim ve öğretimlerinde sonuna kadar hürriyetler verebilen… Müfredatlarına en küçük bir müdahale etmeyen… Zinâkârlara zinayı suç olmaktan çıkarmak, domuz severlere de domuz etini satmak ve yemek hürriyeti için kanun çıkarmakla ilahlık iddiası güden… ‘Tarihikandırılmışlık’tan sıyrılarak ve kurtularak kendilerini ve Müslümanları fâizci hâline sokan… Böylece -İslâm nazarında- analarıyla zina etmekten beter bir cinayeti kendilerine reva gören… Müslümanlara, çocuklarına istedikleri gibi talim ve terbiyeyi seçme hürriyetini çok gören… Belli yaştaki çocuklarına Kur’ân okutmayı üç seneye kadar hapis cezasıyla cezalandırmak için kanun çıkaran… Beş yıllığı az görüp sekiz sene yapan ve Kur’ân medrese ve kurslarının çoğunun kapanmasına sebeb olan zâlimliği kâfî görmeyip on üç sene mecburi eğitimi kanunlaştırmakla Kur’ân ve medrese tedrisatının kökünü tamamen kazımayı hedefleyen…

Birilerine bunu yapma sözü verdiğini itiraf eden… Bununla yetinmeyip sırf kurulabilecek dört yedi yaş arası Kur’ân medreselerine fırsat vermemek, kurulanları da yok etmek için resmiyette anaokulu mecburiyetini getiren…

Her şeye rağmen çocuklarını Kur’ân medreselerine göndermekte ısrar eden Müslümanlara olmadık zulümleri yapmaktan geri durmayan… Müslüman çocuklarını mahalli idareciler ve

resmi emir kulu imamlar vasıtasıyla Kur’ân öğrenmekten koparıp mekteblere girmeye zorlayan…

Direnenleri yollarından ve izlerinden gittikleri zâlim selefleri gibi asıp kesmekle değilse de daha usta bir usûl kullanarak para cezasıyla veya hapislere atmakla ve ellerinden çocuklarının velayetlerini almakla tehdit eden ve ettiren… Getirdiği yeni “tesettür” modelleriyle tiksindirici giyinmiş çıplaklık mel’ûnluğunu ve görgüsüzlük damlayan palyaço  makyajlarını yakınları üzerinde tatbiki olarak Ümmet’e reklâm eden ve yayan…

Böylece hakiki çıplakları çok gerilerde bırakan… İslâm’ın hiçbir zaman kabul etmeyeceği bu palyaço manzaralı giyim-kuşamı ve makyaj ile dâhilî ve hâricî gâvurlara bile maskara olacakgörgüsüzlükler sergileyen…

Ve bütün bunların karşısında en küçük bir ses bile çıkarmayan… Bir şekilde dut yemiş bülbüller haline gelen veya getirilen sözüm ona Şerîat ve Tarîkat ehli Ehl-i Sünnet âlimler(!) ve Müslümanlar(!)… Kafayı yememek ve aklı zayi etmemek ne mümkin?!.. Sen aklımızı alma, tezden bu zilletten ve şahsiyet müflisliğinden kurtar, Allahım!...

Bir seneyi aşan uzun bir müddetten beri ne yazık ki çıkamadık… Okuyanlarımıza nasıl mazeret beyan edeceğimizi bilemiyoruz… Aslında aylar önce yazıları biten ve basılmaya hazır hale gelen mecmuamızı maddî olmayan çok ve değişik mazeretlerle baskıya veremedik…

Bunları burada sayıp dökecek değiliz… Bundan böyle düzenli çıkmayı temennî ediyoruz, umuyoruz ve bu hususta dualarınızı bekliyoruz…

Bu sayımızda neleri neşredeceğimiz değil de neleri neşredemeyip ileriki sayıya bırakmak zorunda kaldığımız üzerinde durmak istiyoruz:

 Akkirmânî ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî kuddise sirruhû’nun İrâde-i Cüz’iyye’ye dâir yazdıkları risâleler… Yûsûf en-Nebhânî’nin Müslümanların sade dil çocuklarını kâfir mekteblerine göndermelerinin ucunun îmân ve İslâm’larını kaybemeye varacağını anlatan İrşâdü’l-Hayârâ isimli risâlesi… Sirilânka’da doğan ve orada medresede okuyan, sonra Ezher’e girip mezun olan ve orada doktorasını yapan, uzun seneler Pakistan İslâmâbâd İslâm üniversitesinde hocalık yapan, halen Katar’da İslamî ilimler ve Şeriat fakültesinde dekan yardımcılığı yapmakta olan Dinler tarihi, Felsefe ve Tasavvuf hocası Prof. Dr. Din Muhammed ile Tasavvuf’a dâir yapılan uzun bir roportaj’ı -inşâellah- neşredeceğiz.

Ve yine inşâellâh Ğuraba Mecmuası’nda tescil edilmesi maksadıyla muharrirlerimize âid başka yerlerde neşredilen bazı yazıları da iktibâs edeceğiz. Bilhassa yukarıda çok küçük yanı anlatılmaya çalışılan böylesi tehlikeli ve kaygan bir zeminde Allah’ın hıfz u emânı içinde olmamız ve olmanız emel ve duâsıyla…

Dipnotlar.
1 Ahmed (5/194), Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr (3/171), Ebû Dâvûd (5130) ve başkaları Ebû’d-Derdâ radıyallahu anhu’dan, yine başkaları başka Sahâbîler’den merfu olarak.

2 Redhouse, A Lexıcon, Englısh and Turkısh: 670, Constantınople,1884

3 Redhouse, A Lexıcon, Englısh and Turkısh: 465

4 Wikipedia Ansiklopedisi, “Layıklık” ve “Sekülerizm” maddel rinden faydalanarak ve kısmî iktibas ederek.

5 Bu parantez arası İsmail Fennî Bey’in kendi tefsiridir.

6 İsmâil Fennî, Lügatçe-i Felsefe, 622, İstanbul, Matbaa-i Âmire, 1341

7 Taberânî, el-Kebîr (20/90,H:172), es-Sağîr (2/42,H: 749), Müsnedü’ş-Şâmiyyîn (1/379,H:658):
} أَلاَ إِنَّ رَحَا الإسلام دَائِرَةٌ فَدُورُوا مَعَ الْكِتَابِ حَيْثُ يَدُورُ أَلاَ وَإِنَّ السُّلْطَانَ
وَالْكِتَابَ سَيَفْتَرِقَانِ أَلاَ فَلاَ تُفَارِقُوا الْكِتَابَ أَلاَ إِنَّهُ سَيَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ إِنْ
أَطَعْتُمُوهُمْ أَضَلُّوكُمْ وَإِنْ عَصَيْتُمُوهُمْ قَتَلُوكُمْ قَالُوا كَيْفَ نَصْنَعُ يَا رَسُولَ اللهِ؟ قَالَ
كَمَا صَنَعَ أَصْحَابُ عِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ حُمِلُوا عَلَى الْخُشُبِ وَنُشِرُوا بِالْمَنَاشِيرِ مَوْتٌ
فِي طَاعَةِ اللهِ خَيرٌ مِنْ حَيَاةٍ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ {

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top