Vesile Ve Tevessül - 4

Hüseyin Avni

Bundan sonra...

Şahıslarla Tevessül edilmesini kabûl etmeyenlerin delîl zannetkleri şübheler çoktur. Biz burada onların şübhe lerinden sadece bir kısmını ele alacağız.

Birinci Şübhe

Ölülere Seslenmek Bir Duâ/Çağırmak, Duâ da Bir

İbâdet Olduğundan Ölülere Seslenmek Şirktir.

---------------------------------------------

İddiâ: Duâ/çağırma bir ibâdet-tir. Ölülerle tevessül etmek onlara seslenmek, onlardan birşeyler istemek, yani duâ olacağından, bu ölülere yapılan bir tür ibâdet olmuş olur. Hâlbuki, “O hâlde Allah’la beraber hiçbir kimseye ibâdet etme.”[1] “Allah’ı bırakarak, Kıyâmet gününe kadar kendisine cevâb veremeyecek olan ve kendilerine yapılan duâlardan ğafil olan(haberi olmayan)lara ibâdet eden kimselerden daha şaşkın kim olabilir? (olamaz)”.[2] “Allah’ın dışındaki sana fayda da veremeyecek zararda veremeyecek şeylere ibâdet etme.”[3] ...”Ondan başkasına duâ (ibâdet) ettikleriniz, hurma çekirdeğinin zarı kadar bir şeye (yani hiçbir şeye) malik olmazlar, onlara duâ ederseniz duânızı duyamayacaklar...”[4] “O hâlde Allah’la beraber bir başka ilaha duâ (ibâdet) etme...”[5] gibi âyetlerle, “Duâ ibâdetin ta kendisidir.”[6] “Duâ ibâdetin iliğidir”[7] gibi hadîsler, Allah celle celâlühû’dan başkasına duâ edilmeyeceğini, yani onların çağrılmayacağını açıkça gösteriyor.

Cevâb: Bunlar koyu câhil olmalarının yanında aynı zamanda kıt anlayışlı kimselerdir. Evet, biz bu âyet ve hadîslere îmân ediyoruz ve âyetlerin iniş sebeblerinin husûsi olmasının ifâde ettikleri ma'nânın umûmî olmasına mâni’/engel olmayacağını inkâr etmiyor, aksine kabûl ediyoruz. Ancak, bu âyetlerin, duâlarında tevessül ve istiğase edenleri içine almadığını söylüyoruz. Zîrâ çeşitli ma'nâlara gelen duâ lafzı bu âyetlerde ibâdet ma'nâsındadır. Tevessül sünnetini kabûl eden mü'minler ise sadece Allah celle celâlühû’ya ibâdet ederler. Onların içinde Nebîleri ve velîleri ilah edinen yoktur ki, bu âyetler onları da içine alsın. Onların, ibâdeti hak eden kimseler olduklarına, herhangi bir şeyi yarattıklarına, herhangi bir faydayı ve zararı bizzât verebileceklerine inanmazlar. Onların sadece Allah celle celâlü-hû’nun kulları olduklarına, kabirlerini ziyâret etmek ve kendileriyle tevessül etmekle sadece onlarla bereketleneceklerine, vesîlele-riyle istediklerine ulaşacaklarına, Allah celle celâlühû’nun has dostları olduklarına, vesîle ve bereketleriyle Allah celle celâlühû’nun kullarına rahmet edeceğine ve onlara istediklerini vereceğine inanırlar.

---------------------------------------------

Allah’a Yalan İftirâ Eden Koca Zâlimler

---------------------------------------------

Tevessül ve İstiğaseyi şirk kabûl eden câhil ve gerizekalılar, “Bu sizin ma'ziretiniz müşriklerin putlara ibâdet ederken ileri sürdükleri ma'ziretlerin ta kendisidir. Onlar da, biz putlara bizi Allah’a celle celâluhu iyice yaklaştırmaları için ibâdet ediyoruz, diyorlardı. Putların birşeyi yarattıklarına inanmıyorlardı. Aksine, yaratılanları, yaratanın, Allah celle celâluhu olduğuna inanırlardı. Bunun böyle olduğunu ‘yemin olsun ki şâyet onlara gökleri ve yeri kimin yarattığını, güneşi ve ayı kimin (yaratılanların istifâdesine) musahhar kıldığını soracak olursan, elbette kesinlikle Allah yarattı, diyeceklerdir’[8] ile ‘yemin olsun ki şâyet onlara, gökleri ve yeri kimin yarattığını soracak olursan, elbette kesinlikle Allah yarattı’ diyeceklerdir[9] âyetleri gösteriyor” diyorlar.

 Bu zavallıların şu şeytânî kıyâsları birçok yönü ile bâtıldır, asılsızdır; şöyle ki,

 Bir: Müşrikler putları ilâh/ma'bûd kabûl ediyorlar, oysa mü'minler tek bir ilaha inanıyorlar. O ilâh kendilerine Kabe’ye doğru bana ibâdet edin dediğinde biz taşa mı ibâdet edeceğiz, demeyip Allah celle celâlühû'ya ibâdet ettiklerini bilirler. Evet, taşa doğru Allah celle celâlühû'ya ibâdet... Allah celle celâlühû öyle istediği için….. İnsana doğru dönerek ibâdet edin deseydi, insana yönelerek Allah celle celâlühû'ya ibâdet edeceklerdi. Ancak, Allah celle celâlühû emretmediği hâlde kendi kafalarından hareket edip bir mahlûka yönelerek, biz Allah’a ibâdet ediyoruz da demezler. Onlara göre, Nebî Nebîdir; Velî de Velîdir; bir başka şey değillerdir. Mü'minler Nebîleri aleyhi-müsselâm’ı ve velîleri müşrikler gibi ilah edinmezler.

İki: Müşrikler, putlarının ibâdeti hakettiklerine inanırlar. Ama mü'-minler Nebîlerin de velîlerin de ibâdet edilmeyi hak ettiklerine inanmazlar. Tevessül ettikleri hiçbir kimsenin ibâdet edilmeyi hak ettiğine inanmazlar. Onlara göre ibâdet edilecek tek varlık Allah celle celâlühû'dur.

Üç: Müşrikler ilahlarına bilfiil ibâdet ederler. Mü'minler ise tevessül ettikleri kimselere ibâdet etmezler.

Dört: Tevessül ibâdet olsaydı, yukarıdaki âyetleri getiren Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ve arkadaşları radıyallahu anhüm'u şirk ile itham etmemiz gerekecekti. Haşa ve kellâ... Çünkü tevessül etmeyi bazen câiz gören, bazen emreden onlardır.

Beş: Tevessül ile alâkalı olarak önceki makâlelerde naklettiğimiz onca âyetleri, onlarca hadîsi kitâblarına alan nice Müfessirler, muhaddisler, husûsan Buhârîler, Ebû Dâvûdlar, Tirmizîler, Nesâî-ler, İbnü Mâceler, Darimîler, İbnü Huzeymeler, İbnü Hıbbânlar, Taberâniler, Munzirîler, Sübkîler, Kurtubîler, Nevevîler, İbnü Hacer-ler, Kastallânîler, Süyûtîler ve daha niceleri bu âyetleri anlamayıp, tevessül etmenin mahlûka ibâdet olduğunun bu âyetlerle sâbit olduğunu bilemediler; hattâ tevessülü tasvib ettikleri güzel buldukları veya yaptıkları için şirke girdiler, öyle mi? Doğrusu bu kadar terbiyesizlik bu kadar alçaklık olmaz...

Altı: Başlı başına tevessül ve istiğasenin Allah celle celâlühû’dan başkasına ibâdet etmek demek olduğunu söylemek delîlsiz bir iddiâ ve kibirden kaynaklanan bir inad ve direnmedir. Çünki bu delîl diye ileri sürülen âyetler. Allah celle celâlühû’dan başkasına ibâdet eden ve Allah celle celâlühû’ya çocuk ve zevce isnâd eden kimseler için geçerlidir.

---------------------------------------------

İkinci Şübhe

İstiğase/Yardım İstemek Bir Çeşit Düâdır. Allah’dan Başkasına Düâ Etmek de Bir Şirktir.

---------------------------------------------

İddiâ: İstiğase/meded ve yardım isteme bir tür duâdır. Hadîsde ise الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ/duâ ibâdetin ta kendisidir buyruluyor. Bir Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem veya bir velî ile istiğase eden, o istiğase ile ona sadece ibâdet etmektedir. Çünkü, mâdem ki ibâdet sadece Allah celle celâlühû’ya olur ve ondan başkasına ibâdet etmek şirk olur, Allah celle celâlühû’dan başkası ile istiğase eden de müşrik olur.

---------------------------------------------

Duâ İbâdetin Tâ Kendisidir Hadîsinin Tahlîli

---------------------------------------------

Cevâb: Şu iddiâ iddia sahiblerinin ya câhilliklerinden veya ahmaklıklarından veya hainliklerinden veyahud da bunların hepsinden kaynaklanmaktadır.

Çünkü, eğer, duâ ibâdetin tâ kendisidir hadîsini tahlîl edecek olursak, 

Bir: Hadîsteki َ;هُو=/َ(hüve) zamiri, zamir-i fasl’dır ki bu, yalnızca Müsned'i Müsnedün ileyh üzerine kasretmeyi ifâde eder. Ya'ni, “ibâdettir” Müsned’i (isnâd edilen, dayandırılan hükmü) “duâ” Müsnedün İleyh’ine (kendisine hüküm isnâd edilen, dayandırılana) kasredilir/onunla sınırlandırılır.

İki: Haberin ma’rife getirilmesi de aynı hükmü ifâde eder. El-Miftah sâhibi Sekkâkî böyle söylemiştir. Âlimlerin çoğunluğu da bu görüştedir.

yani, bu takdîrde ma'nâ, ibâdet duâdan ibârettir, başka bir şey değildir, demek olur. Meselâ

;اَللهُ هُوَ الرَّزَاقُ=/”Allahu Hüve’r-Rezzâku” sözümüz, Rezzâk olan Allah celle celâ lühû’dur, başkası değildir, demek olur. Buna göre 

;الدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ=/”ed-duâu hüve’l-ibâdetü” hadîsi ibâ-detin duâdan ibâret olduğunu gösteriyor (yani duânın bir türüdür.) Böylece hadîsten kastedilen İbâdet duâdan başka bir şey olmadığı demek olur ki, bundan, ibâdetin duâ ile sınırlı olduğu anlaşılır; ama, her duânın ibâdet olduğu anlaşılmaz. Daha açığı, her ibâdet duâdan başka birşey değildir, ama, her duâ da ibâdet demek değildir.

Bu nokta anlaşıldıysa,

Üç: istiğase duâ demektir diyenler için hadîsde (Mü’minleri şirkle suçlamak için) hiçbir delîl yoktur. Zîrâ, istiğâse’nin bir çeşit duâ/çağırma olması takdîrinde ibâdet olması gerekmez. Nitekim açık olan da budur. Çünki duâ/çağırma bazen ibâdet olmayabilir.

Dört: Nitekim İmâm Süyûtî Mu’terekü’l-Akrânında,[10] duâ’nın, ibâdet,[11] yardım istemek,[12] süâl (istemek),[13] söz,[14] nidâ (seslenme)[15] ve isimlendirmek, ismiyle çağırma[16] ma'nâ-larına geldiğini âyetlerle îzâh ediyor:

(Bir:) İbâdet “Allahın dışında sana fayda ve zarar vermeyecek şeylere duâ/ibâdet etme.”[17]

(İki:)/İstiâne/yardım İstemek.  ;اُدْعُوا=/ud’û[18]  “Şâhidlerinizi (yardıma) çağırın.”

Herhâlde Allah Teâlâ şâhidle-rinize ibâdet edin demiyordur. Allah akıl versin.

(Üç:) Suâl/istek.

;اُدْعُونِي=/Ud’ûnî) “Benden isteyin, size icâbet edeyim.”[19]

;أَسْتَجِبْ لَكُمْ=/Estecib lekü/Ka bûl edeyim ifâdesinden anlaşılan tekâbul karînesiyle anlaşılıyor ki, ud'ûnî lafzı benden isteyin demektir.

(Dört:) Kavl/söz.

;دَعْوٰيهُمْ=/Da’vâhum/“Oradaki duâları /sözleri, ‘Allahım seni tesbîh ederiz’dir”[20]

(Beş:) Nidâ/seslenme.  

    ;يَدْعُوكُمْ=/yed’ûküm/ “(Allah’ın) size sesleneceği günde..”[21]

Her hâlde, -hâşâ- Allah’ın size ibâdet edeceği günde.. demiyordur.. Allah ilim ve idrâk versin…

(Altı:) Tesmiye/isimlendirme /ismiyle çağırmak.

;دُعَاءَالرَّسُولِ=/Düâe'r-Resûli/“Ara nızda Resûl’e, duâyı/hitâbda bulunmayı/O’nu ismiyle çağırmayı, bibirinize yaptığınız hitâb gibi yapmayın.”[22]

 Her hâlde, Allah, Resûl’e yaptığınız ibâdeti, kiminizin kiminize olan ibâdeti gibi yapmayın dememiştir. Allah îmân ve hidâyet versin…

Ebû’l-Bekâ da Külliyyât’ın-da[23] benzer şeyleri söylüyor: Râğıb El-İsfehâni, el-Müfredat’ın-da[24] duânın, nidâ (çağırma), isimlendirme, isteme, birşeye yönelmeye teşvik, rıf’at, tenvîh ve taleb ma'nâlarına geldiğini söylüyor.

Keşşaf sâhibi Zemahşerî’nin kanaatine göre, haberin ma'rife olması Müsned’in (burada ibâdetin) Müsnedün ileyh'e (burada da duâya) kasrını ifâde ettiği gibi bazen de Müsnedün ileyhin Müsned'e kasrını ifâde eder.

(Buna göre),

Eğer bu hadîste Müsnedün ileyhi (ibâdeti) Müsned'e (duâya) kasr edersek (onunla sınırlı tutarsak), bunların istiğase ibâdettir zırva hükümlerine bu hadîsi delîl gösterebilmeleri için ;الدُّعاَءُ=/ed-duâu lafzındaki ;ال=/elif lâm’ın cins[25] veya istiğrak (bütün duâları içine alacak duâ) ma'nâsında olması lâzım gelir. Hâlbuki, buradaki ;ال=/elif lâm cins veya istiğrak ma'nâsında değildir. Bunun böyle olduğunun bürhânlarının birincisi de imâmların getirdiği yukarıdaki âyetlerdir.

Ayrıca, bir aklî burhan daha vardır ki, o da şudur: Şâyet buradaki ;ال=/elif lâmın cins veya istiğrak ma'nâsı ifâde ettiğini söylersek, yani her bir duâ ibâdettir dersek, Ey Falancı bana şunu ver sözü de bir duâ/çağırma ihtiva ettiğinden ibâdet, dolayısıyla da şirk olacaktı. Eğer, ey falancı bana şunu ver’deki çağırmayı (duâyı) ibâdetin dışında bırakıyorlarsa, bu ;ال=/elif lâm'in cins veya istiğrak ma'nâsında olmadığını söylüyorlar ki, bu takdirde, hadîste onlar için bir delîl kalmıyor.

Şu hâlde hadîsteki ;ال=/elif lâm ahd/bilinirlik, belirlilik ma'nâ-sı içindir. Yani bilinen belli bir duâ/çağırma, ibâdettir. Böylece, hadîste anlatılan duâ, bilinen belli bir duâ olmuş oluyor ki, o da, Allah celle celâluhû’ya yapılan duâdır. Yani, Allah celle celâluhû’ya (veya ilâhlık pâyesi verilenlere) yapılan duâ ibâdet-lerin en büyüklerindendir demek olur. Bu Hacc, Arafat(ta vakfe yapmak)dır hadîsi gibidir. Yani, vakfe hacda en büyük rükündür demeye benzer. Hadîste geçen (ve ibâdet olduğu söylenen) duâ’nın, her duâ değil de Allah celle celâluhû’ya yapılan duâ olduğunu birçok luğatçı da tahkik etmişlerdir.

İbnü Rüşd ve el-Karâfî Şerhu’t-Tenkîh’te açıkca şöyle söylemişlerdir:

Suâl, talebin kısımlarındandır. Bu, aşağıdakinin yukarıdakinden istemesidir. Bu suâl (istek), Allah celle celâluhû’dan olunca, duâ diye isimlendirilir. Allah celle celâlühû’dan başkasından olan isteklere duâ denmez.[26] Allah celle celâlühû’dan başkasından yapılan isteklere mücerred (başlıbaşına sırf) duâ denmezse bu talebe (isteğe) ibâdet hiç denmez.[27]

---------------------------------------------

Şevkânî Tevessül Hakkında Ne Diyor?

-------------------------------------------

Yukarıda geçen ve benzeri âyetlerle, tevessül sünnetini kabûl edip, onunla amel eden mü'minlere müşriklik gibi en ağır itham, en adi ve düşük hakaretlerle salya sümük saldıran kendini bilmeyen câhil geri zekalılara, bakınız, İmâmları, Allâme Şevkânî, nasıl cevâb veriyor?

 Şevkânî şöyle diyor: İlim ve fazîlet sâhibi kimselerle Allah celle celâlühû’ya tevessül etmek, gerçekte onların sâlih amelleriyle ve üstün meziyetleriyle bir tevessül ediştir. Zîrâ, bir kimse ancak amelleriyle fazîletli olur. Kişi, Ey Allah’ım!.. Falanca âlimle sana tevessül ediyorum, dediğinde bu (tevessül ediş) o âlimde bulunan ilim (ve amel) gözetilerek yapılmıştır... Nebîler aleyhimüsselâm ve sâlihlerle tevessül etmeyi câiz görmeyenlerin delîl getirdikleri, ...Allahdan başka ilâh edinenler, biz bunlara, bizi iyice Allah‘a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz, derler,[28] ..Artık Allah ile beraber hiçbir kimseye ibâdet etmeyiniz[29] ve Hak duâ(ibâdet) ancak Allah Teâlâ’ya lâyıktır. Allah’dan başkasına duâ(ibâdet) edenlerin hiç bir duâsı(ibâdeti) kabül edilmez.[30] gibi âyetler (burada yerinde) gelmemiştir. Hattâ bu tartışılan mes’eleye onunla ilgisi olmayan yabancı bir şeyle delîl ileri sürmekdir.

 Biz onlara sâdece bizi Allah’a iyice yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz sözleri, bunun için onlara ibâdet ettiklerini açıkça ifâde etmektedir. Âlim ile tevessül eden, ona ibâdet etmemiştir. Aksine onun, ilmi taşıması ile Allah celle celâlühû’nun katında bir meziyetinin olduğunu bilmiş, bundan dolayı onunla tevessül etmiştir. Allah’la beraber hiçbir kimseye ibâdet etme âyeti de böyledir. Zîrâ bu söz, Allah celle celâlühû ile beraber, ondan başkasına ibâdet edilmesini, yasaklamıştır. Allah’ın hakkı ile ve falancanın hakkıyla demesi gibi. Hâlbuki, meselâ bir âlimle tevessül eden, sadece Allah celle celâluhû’ya duâ (ibâdet) etmiştir. O kişi tarafından Allah’a yapılan tevessül, kullarından birisinin işlediği sâlih ameliyledir. Mağarada önlerini kayanın kapattığı üç kişinin sâlih amelleriyle tevessül ettıği gibi.

 Hak duâ (ibâdet) ancak Allah teâlâ’ya lâyıktır. Allahdan başkasına duâ (ibâdet) edenlerin hiç bir duâsı/ibâdeti kabûl edilmez[31] de böyledir. Şu müşrikler onlara cevâb veremeyecek olanlara (istediklerini yerine getiremeyecek kimselere) duâ ettiler, onlara cevâb verecek olan onların Rabbına duâ etmektedir. Meselâ, âlimle tevessül eden sadece Allah celle celâluhû’ya duâ etti, ondan başkasına duâ etmedi ve onunla beraber ondan başkasına da duâ etmedi/seslenip ibâdet etmedi. Sen bunu (îzâhlarımı) anlayıp bildiysen, tevessülü yasaklayanların, getirecekleri tartışma noktasının anlattıklarımıza ilâve olacak derecede dışındaki delîlleri savmak (nasıl olur) sana gizli kalmadı (artık). Sana ne bildirdi din gününün ne olduğunu, sonra sana ne bildirdi din gününün ne olduğunu, o gün hiç kimse hiçbir kimse için hiçbir şeye malik olamayacak. O günde emir (iş) Allah’a aid(olacak)dır.[32] âyetleri-ni delîl olarak ileri sürmeleri de bunun gibidir. Zîrâ âyetler sadece şunu gösteriyor:

Din/Kıyâmet gününde, emir/iş elinde bulunacak olan Allah celle celâluhû’dur. Ondan başkasının elinde hiçbir iş yoktur (artık). Nebîlerden bir Nebî aleyhisselâm ve âlimlerden bir âlim ile tevessül eden, Din gününde[33] hiçbir kimsenin Allah celle celâluhu ile hiçbir işte ortaklığının olduğuna inanmaz. İster Nebî olsun, ister nebî olmasın. Kim kullardan birisi için bu (ortaklık) inanc(ın)a sâhibse, o açık bir sapıklık içindedir.

 Sen(in elin)de hiç bir işten hiç bir şey yoktur ve, De ki, kendim için ne bir faydaya ne de bir zarara mâlik değilim âyetlerini tevessül yasaklığına delîl getirmek de böyledir. Zîrâ bu iki âyet, Allah celle celâluhû’nun işinden Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in elinde hiçbir şey olmadığını, O’nun kendisi için ne bir menfaat te'mîn etmeye ne de kendinden zarar savmaya mâlik olmadığını, başkası için buna nasıl malik olabileceğini (yani olamayacağını) açıkça ifâde etmektedir. Bu iki âyette, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, veya onun dışındaki Nebîlerden, velî-lerden veya âlimlerden bir başka kişi ile tevessül etmenin yasaklığı yoktur. Allah celle celâluhû, Resû-lullah sallallâhu aleyhi ve sel-lem’e, Makam-ı Mahmûd’u, yani, en büyük şefâat makâmını verdi ve mahlûkâtı bunu istemeye ve O’ndan taleb etmeye irşâd etti ve O’na dedi ki, iste ki, sana verilsin, şefâat et ki, şefâatın kabûl edilsin. Bu, Allah celle celâlu-hû’nun aziz Kitâbında, şefâat ancak onun izniyle olur, Şefâat ancak Allah celle celâluhû’nun (şefâat etmesine) râzı olduğu kimsede olur, şeklinde söylenmiştir.

Allah celle celâluhû’nun En yakın akrabanı inzâr et/korkut âyeti indiğinde, Resûlüllah sallal-lâhu aleyhi ve sellem: Ey falancı oğlu falancı!.. Ben Allah celle celâlühû’dan, senin için hiçbir şeye mâlik olamam (O’nun azabından hiçbir şeyi senden def’ edemem), ey falancı kızı falancı, ben senin için Allah celle celâluhû’dan hiçbir şeye mâlik olamam sözünü tevessülün câiz olmadığına delîl getirmek de aynı böyledir. Zîrâ, bu sözde, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in,  Allah celle celâlühû’nun zarar vermeyi dilediğine fayda veremeyeceğini, Allah celle celâlü-hû’nun fayda vermeyi murâd ettiğine de bir zarar veremeyeceği ve Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in başkaları şöyle dursun akrabalarından hiçbir kimse için hiçbir şeye malik olamayacağının açıkça ifâde edilmesinden başka bir ma'nâ yoktur. Bu her mü'min için bilinen birşeydir. Bu sözde onunla (ve başkalarıyla) Allah celle celâlü-hû’ya tevessül edilmeyeceği ma'nâsı yoktur. Zîrâ tevessül, bir şeyi, emir ve yasak elinde olandan istemenin tâ kendisidir. İstek sâhibi, verip vermemek (yetkisi) tek kendisinde bulunan Din gününün sâhibinin (Allah’ın, isteğini) kabûl etmesi için gerekli olan sebebi, isteğinden önce getirmeyi istemiştir (ve tevessül etmiştir o kadar).[34]

---------------------------------------------

Tevessül, İnanç Mes’elesi midir, Amel Mes’elesi midir?

---------------------------------------------

Muhammed İbnü Abdi’l-Vehhâb şöyle diyor:

Bazı âlimler sâlihlerle tevessüle rûhsat vermiştir. Bazıları bunu Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e has kabûl etmiştir. Âlimlerin çoğu (!) da bunu yasaklayıp mekrûh görmüştür. Bu mes’ele fıkhın mes’elelerindendir. Her ne kadar doğru olan cumhurun (İslâm âlimlerinin çoğunluğunun) mekrûhdur şeklindeki görüşü olsa da, bunu yapana karşı çıkmıyoruz. İçtihad mes’elelerinde inkâr olmaz. İnkârımız, Allah celle celâluhû’ya duâ ettiğinden daha büyük bir duâ ile bir mahlûka seslenen ve ondan isteyen, kabre yönelen, Şeyh Abdul Kadir’in veya başkasının kabri yanında yalvaran, duâsında sıkıntıları gidermek, düşmelere imdat etmek ve istekleri vermeyi taleb edendir.

 Bununla, ibâdeti sırf Allah celle celâlühû’ya yapan, Allah celle celâlühû’yla beraber hiçbir kimseye ibâdet etmeyen fakat duâsında Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in hakkına, hürmetine veya Peygamberler aleyhi-müsselâm ile veya sâlih kullarınla senden istiyorum... diyenin hiçbir alâkası yoktur. (Muhammed İbnü Abdi'l-Vehhab’ın fetvâlarından) [35]

 Yani, tevessül, İbnü Abdi’l-Vehhâb’a göre harâm değil, mekrûhdur; nerde kaldı bid’at ve şirk olsun. Bizce, O’nun mekrûhtur….. şeklindeki sözünün de hiçbir ehemmiyeti ve kıymeti yoktur. Bu nakli, O’nu İmâm edinen ve boynuz kulağı geçer hesabı O’nu koyup geçen, çok gerilerde bırakan gayretkeşler için yaptık... Ayrıca, tevessül Cumhûra göre mekrûhtur sözü de kesin bir aldatmacadır. Aksine, tevessül İcmâ' ile câiz, hattâ Sünnet olan amelî bir mes'eledir, inanç mes'elesi değildir..,.. Ancak, bu İcmâ'ı birkaç zavallı çiğnemeye kalkışmıştır ki, onların İcmâ’a muhâlefetleri ise icmâ’a zarar vermez.

---------------------------------------------

Üçüncü Şübhe

“Sadece Sana İbâdet Eder Sadece Senden Yardım İsteriz” Âyeti Ölüden Yardım İstenilemeyeceğini Gösteriyor.

---------------------------------------------

 İddiâ: Sadece sana ibâdet eder sadece senden yardım isteriz âyeti ölüden yardım istenilemeyeceğini gösteriyor. Çağırmak duâdır, duâ da ibâdettir. Öyleyse, ölülerden birşeyler istemek onlara ibâdet etmek demektir. Bu takdîrde, “sadece sana ibâdet eder sadece senden yardım isteriz” demenin ma'nâsı kalmaz.

Cevâb: Bunlar birçok yönden batıl şeytânî kıyâslardır. Çünkü;

Bir: Her çağırma (duâ-da’vet) her zaman ibâdet değildir. Biraz önceki şübhelerinde bu isbât edildi. Aksi hâlde başkasını çağıran herkesin müşrik olması lâzım gelirdi. Bu ise bütün akıllılarca batıldır. Öyleyse da'vâları da batıldır.

İki: Herhangi birinden bir şeyi isterken, onu hakîkatte Allah celle celâluhû’dan, mecâz olarak da O kimseden istemek lâzımdır. Aksi hâlde akîde zedelenir. Bu, yalnız tevessülde değil her şeyde böyledir.

Üç: “Bizi Sırat-ı Müstakim’e sevket” âyeti, bir Cümle-i Müste’nefe[36] olmakla geçmiş kelâmdan hâsıl olabilecek ve akla gelebilecek bir suâlin cevâbı ve açıklaması olur. Sanki, “hangi husûsta sadece Allahdan yardım istiyorsun” suâline bir cevâb veriliyor ve “bizi Sırât-ı Müstakîm’e hidâyet et, bu noktada yardımı sadece senden bekliyorum” deniliyor. Bu yüzden denilebilir ki, bu âyetten anlaşılan, yalnız ondan yardım istemenin yeri hidâyet ve ibâdettir.[37] Bunun böyle olduğunun karînelerinden biri de “başkalarından yardım istenilebileceği”ne, “başkalarına yardım yapılacağı”na ve “yardım isteme ve yardım yapmanın meşrûiyet çerçevesinde yapıldığı”na dâir olan nasslardır. Nitekim Tevessül ve İstiğâse delillerinin geçtiği makalede ele alınmıştı.

Dört: Üstelik Sa’düddîn et-Teftâzânî, Telhîs’e yazdığı Mutavvel isimli şerhinde, “İyyâke…” âyetinde mef’ûl olan “iyyâke”nin fiilden öne alınmasının tahsîs bildirmeyeceğini İbnü’l-Esîr’den ve İbnü’l-Hâcib’den nakletmektedir. Bunun İbnü’l -Esîr’e göre âyetin sonunun/nûn’un diğer âyetlerin sonlarına/nûnlara uyması, İbnü’l-Hâcib’e göre de ihtimâm gözetildiği içün olduğunu yazmıştır. Teftâzânî bu görüşlere katılmadığını ve takdîm’in tahsîs bildirdiğini müfessirlerin tefsîrleri ve zevk delîliyle isbât etmeye çalışmaktadır.[38] Lâkin Mutavvel’e Hâşiye yazan Abdül’l-Hakîm es-Siyâlkûtî Teftâzânî’ye i’tirâz ederek, ibâdetteki tahsîs’in şu âyetten değil de başka delîllerden anlaşıldığını ifâde etmektedir.[39] Şu halde tefsîrcilerin “ibâdeti sadece sana yaparız” manası mutlak olup başka kat’î delîllerden hareketle verilmiştir. “Sadece senden yardım isteriz” manası ise mutlak değil “hakîkat”ı bakımındandır. Bunun inkâr edilemez delîl-lerinden biri de yaratılanlardan dahi yardım istenilebileceğine ve onların da başkalarına yardım yapabileceğine dâir gelen nass-lardır.

Beş: Kaldı ki, hidâyette bile sebeb olma yoluyla mecâzen başkalarından yardım istenebilir. Çünki, bir yanda “Şübhe yok ki sen (ey Resûlüm!) sevdiğini hidâyet edemeyeceksin…”[40] buyrulurken öte yanda da “hiç şübhe yok ki sen (ey Resûlüm!) elbette sırât-ı müstakîm’e hidâ-yet edersin”[41] buyrulmaktadır. Yapılması câiz hattâ vâcib olanı yapandan istemek nasıl şirk olabilir?

Altı: Hâsılı bu “sadece senden yardım isteriz” âyetindeki yardım isteme hakîkat ma'nâsın-da olup, tevessüldeki yardım isteme ise sebeb olma alâkası ile mecâzî bir yardım istemekdir. Dolayısı ile aralarında çelişki yoktur.

---------------------------------------------

Dördüncü Şübhe

Ölüler Bir Şeye Güç Yetiremezler, Onlarda İşitme ve İdrâk Yoktur.

---------------------------------------------

İddiâ: Ölüler bir şeye güç yetiremezler, onlarda işitme ve idrâk yoktur.

Cevâb: Ölülerin rûhlarının yok olmadığını onlara bazı tasarrufların verildiğini, onların dirilerin bazı söz ve fiillerinden haberdâr olduğunu her Ehl-i Sünnet mü'min kabûl ve teslîm eder. Bu mevzû'lar kitâbların çeşitli yerlerinde bulunduğu gibi bazı kitâb-larda etraflıca olarak uzun uzadıya anlatılmıştır. İbnu'l-Kayyım’ın er-Rûh’u, Sübkî’nin Şifâu's-Sıkam’ı, Suyuti’nin Şerhu's-Sudûr’u, İbnu Receb’in Ehvalu'l-Kubur’u, Leknevi’nin Tezkiretü'r-Râşid’i hemen hemen bu mevzû lara munhasırdır. Emîr San’a-ni’nin el-Buşrâ el-Keîb’i, Hamdullah ed-Dacvî’nin el-Besâir’i, Neb-hanî’nin Şevahidü’l-Hakk’ı ve daha niceleri de bu mevzû'ları uzun uzadıya anlatır.

---------------------------------------------

Şu Ölüler İşitmez İddiâsını Çürüten Delîllerin Bir Kısmı

---------------------------------------------

Bir: Nebi sallallahu aleyhi ve selem “ölüler hiç işitir mi” diye soranlara şöyle buyurdu: “Canım elinde olana yemin ederim ki, söylemekte olduğumu onlardan daha çok işiten kimseler değilsiniz.”[42]

İki: Kul kabre konulduğu arkadaşları onu bırakıp gittiklerinde, nihâyet o, onların nalin sesini işittiğinde ona iki melek gelir onu oturturlar ve ona, şu adam hakkında, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında ne derdin, derler. O da şahitlik ederim ki o Allah celle celâlühû’nun kulu ve Resûlüdür, der...[43]

Demek ölü işitebilir ve konuşabilirmiş.

Üç: Cenaze konulup adamlar onu (cenazeyi) boyunlarına yüklendiklerinde, ‘sâlih ise götürün beni’, der. Sâlih değilse, ‘yazık ona (cenazeye)! nereye götürüyorsunuz onu’, der. İnsan (şu sesi) işitse elbette çığlık atardı.[44]

Bu husûsta onlarca, hattâ yüzlerce hadîs var.

İmâm Sübkî şöyle diyor: Ehl-i Sünnet âlimleri kabirde (bir çeşit) hayâtın olduğunu isbât etmekte icmâ’ etmişlerdir.

İmâmu’l-Harameyn, eş-Şamil de şöyle demiştir: Ümmet’in Selef'i kabir azâbını, kabirlerinde ölülerin diriltileceğini ve rûhların cesedlerine geri çevrileceğini isbât husûsunda ittifak etmişlerdir.[45]

Tenbîh: Buhârî’de ve Müslim’de yapılan bir rivâyete göre Âişe radıyallâhu anha vâlidemizin iki âyeti[46] ileri sürerek ölülerin işitmesini inkâr etmesine gelince…

Âlimler buna birçok cevâb vermektedirler ki bizce hepsi de geçerlidir:

Birincisi: Âişe anamız “bilme”yi kabûl ettiğine göre işitmek de câiz olur… Üstelik Âişe radıyallâhu anhâ vâlidemiz Ömer radıyallâhu anhu’yu yanılmakla suçluyorsa da O bu “işitme” rivâyetinde tek kalmayıp Oğlu Abdullah ve Ebû Talha da bu “işitme”yi rivâyet etmişlerdir.

İkincisi: Âişe radıyallâhu anhâ’nın “işitme”ye şu âyetlerle karşı çıkması bazılarının bunu Nebi sallallahu aleyhi ve selem’le hasretmesini ortadan kaldırmaktadır. Üstelik Allah celle celâlühû bu hâleti her ölü içün yaratmaya kadirdir.

Üçüncüsü: Âlimler bunu topluca kabul etmediler. İsmâilî şöyle dedi: “Âişe radıyallâhu anhâ anlayış, zekâ, çok rivâyet ve ilim inceliklerine dâir fazlaca sözlerin sahibi idi; lâkin makbûl bir râvinin sözü ancak nesh edildiğini, yahud tahsîs edildiğini veya imkânsız olduğunu gösterecek onun ayarında bir rivâyet olmadan mümkin olmaz. (Bu inkâr) nasıl olabilir? Halbuki “şübhesiz ki sen onlara işittiremezsin” âyeti ile “onlar şu anda işitmektedirler” hadîsinin arası barıştırılabilir. Çünki “işittirmek”, sesi işittirenden işitenin kulağına ulaştırmaktır. Onlara Nebi sallallahu aleyhi ve selem’in sesini işittiren Allah’tır; Mustafa sallalllahu aleyhi ve sellem onlara işittirmedi. Böylece âyetle hadîsin arası barıştırılmış oldu….

Dördüncüsü: “Mevtâ” ve “kabirdekiler”den murâd edilen mecâz olarak kâfirlerdir. Nasîhat-ları dinlemekten tesirlenmemeleri bakımından kalbleri ölü olan kimseler olmaları, yahud evleri veya kalblerinin bulunduğu cesedleri sanki onların kabirleri olması itibâriyledir. Bu, sözün hâkîkî manasına bakmadandır. “İşitmemeleri”yle anlatılmak istenen de hakka icâbet etmemeleridir. Bunun da delîli bu iki âyetin kâfirlerin îmâna çağrılmaları hakkında inmiş olmalarıdır.[47]

Beşincisi: Âişe radıyallâhu anha vâlidemiz bu inkârından dönmüştür. Bunu İbnü İshâk Meğâzî’sinde Ondan Ceyyid (iyi) İmâm Ahmed İbnü Hanbel de Hasen bir isnâd ile rivâyet etmişlerdir. Âişe radıyallâhu anha vâlidemizin bu rivâyetinde “söylemekte olduğumu siz onlardan daha çok işitmiyorsunuz” ifâdesi vardır. [48]

Belki de hadîs, Âişe radıyallâhu anha vâlidemiz’in yanında birçok Sahâbînin rivâyetiyle sübût bulunca inkârından döndu ve onlara uyan bir rivâyet yaptı. Bu husûstaki mazereti ise (Bedr’de) bulunmamasıydı.[49]

 Âişe radıyallâhu anha vâlidemiz’in inkârından dönmesinin delillerinden ikisi şunlardır:

(Bir): Tirmizî Âişe radıyallâhu anha vâlidemiz’den rivâyet etti: Kardeşi Abdurrahmân’ın kabrinin başında durdu, O’na hitâb etti ve “vallahi yanında olsaydım seni ancak öldüğün yerde gömer-dim…” dedi.[50]

(İki): Ahmed İbnü Hanbel yine Âişe radıyallâhu anha vâlide-miz’den rivâyet etti: “Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ve Ebû Bekr’in defnedilmesinden sonra evde (dış) elbiselerimi çıkarıyordum. Çünkü orada ancak kocam ve babam vardı. Oraya Ömer de defnedilince Ondan utandığımdan kendimi örtüyordum.”[51] Bu rivâyette, ölünün, dirinin -sesini işitmesi şöyle dursun- şeklini bile idrâk edeceğinin isbâtı vardır.[52]

O hâlde ölü bir şey işitmez, birşeye muktedir olamaz diyerek sahîh hadîsleri hesaba katmadan Tevessül’ü inkâr, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i yalanlamaya kadar varan cür’etkârâne bir iş olup, akıl, ilim ve hidâyetten nasîbi olanların cesaret edebileceği bir şey değildir

 

---------------------------------------------

Beşinci Şübhe

Şirk olan, Sadece Allah’ın Güç Yetirebileceği Şeyleri Kullardan İstemektir.

---------------------------------------------

 İddiâ: Şirk olan kulların yapmaya güç yetirebilecekleri şeyleri değil de sadece Allah celle celâlühû’nun muktedir olabileceği şeyleri Nebîlerden ve sâlihlerden istemektir.

 Cevâb: Allah celle celâluhû’nun muktedir kılması olmasa, kimin gücü neye yeterdi ki? Yoksa bu zavallılar Allah celle celâluhu vermese mahlûkta güç ve kudret olduğunu mu zannederler? Nice kez geçti ki hadîsde gelmiştir: “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”. Günâh işlememek ancak Allah’ın korumasıyladır; Allah’a tâat da ancak Allâh’ın yardımıyladır; Cibrîl bunu bana işte böyle haber verdi, buyurdu.[53]

Yani, Allah celle celâluhû’nun vermedikçe (hiçbir kimsede) hiçbir güç, hiçbir kuvvet yoktur. Kudret Allah celle celâluhû’nun vermesi ile ise -ki öyledir- bunun küçüğü büyüğü sorulmaz. Küçük verirse bu güç küçük, (mu’cize ve kerâmet yoluyla) büyük verirse de büyük olur.

---------------------------------------------

Bu Dediğimizin Bürhânlarından Bir Kısmı

---------------------------------------------

Bir: ...(Mu’cize olarak) Allah celle celâlühû’nün izniyle diriltirim...[54]

Allah celle celâluhû’nun izni ile muktedir kılması olmasa… hangi kulun (peygamber de olsa) ölüyü diriltmeye gücü yeter?

İki: Bakınız, Süleyman aleyhisselâm çevresindeki ilâh ve Peygamber olmayanlara seslenerek ne buyurdu?

Ey eşraf taifesi!.. Hanginiz bana O’nun (Yemen kraliçesi Belkıs’ın) tahtını getirecek?[55]

İfrit, “Ben onu sana sen makamından kalkmadan evvel getiririm” dedi.

Meclisinde oturanlardan, yanında kitâb bilgisi olan bir sıddîk, ‘Ben onu sana gözün geri dönmeden evvel getiririm’ dedi.[56]

Nebîden mu'cize beklemek, velîden kerâmet beklemek (ki o da Nebîsinin bir mu'cizesidir). Nebî olmayandan olağanüstü bir şey istemek, gücün kaynağının Allah celle celâluhû olduğuna inanarak bunu yapmak küfür mü, şirk mi? Subhanallah, bu ne dangalaklık.

 Ha, birine Allah’ın celle celâluhû bu gücü vereceğine inanırsınız da yanılırsınız, O, gerçekte Allah celle celâluhû bu gücü kendisine vereceği liyakatte olmadığı hâlde, hatâ eder öyle zannedersiniz, o zaman en fazla boşuna beklenti içine girersiniz.

Tamam, Allah celle celâlühû putlara her hangi bir gücü vermediğini, onların hiçbir şeye kadir olamayacağını söyledikten sonra onlardan bir şey beklemek elbette bir ahmaklık ve şirktir. Bununla şu mes’elemizi karıştırmak ise en hafîfinden aptallık olur.

Mühim Bir Süâl

Bütün güç ve kudreti kullarda değil de Allah celle celâluhû’da bilip onun verdiği kadarıyla o gücü kullarda görmek mi şirke daha çok yakışır, yoksa o gücün bir kısmını kullarda görüp, kudrette kulları Allah celle celâluhû’nun ortakçısı gibi yapmak mı? Cevâb bekliyoruz…

Allah celle celâluhû akıl ve hidâyet vere...

---------------------------------------------

Altıncı Şübhe

Ölüden Ne Yardım Ne de Başka Bir Şey İstenmez.

---------------------------------------------

İddiâ: Allah celle celâlühû Mü’minlerin “sadece senden yardım isteriz” dediklerini Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve selem de “yardım istediğinde Allah celle celâluhû’dan yardım iste,”  söylüyorlar.[57] Öyleyse, ölüden ne yardım ne de başka bir şey istenmez.

Cevâb: Sadece ölüden mi? Ya diriden? Hadîste bir ayrım yok… Delilsiz böyle bir ayrıma gitmek hevâya tâbi’ olmaktır. Hadîse göre, ne ölüden ne diriden yardım da, başka bir şey de istenmez. Ama nasıl?

Bir: Kur'ân haber veriyor ki, Zülkarneyn çevresindekilere, kuv-vetle bana yardım edin dedi ve onlardan yardım istedi.

İki: Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem, buyurdu: “Kul kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah celle celâlühû da ona yardım içredir.”[58]

Üç: “Câbir şöyle dedi: Abdullah İbnü Amr İbni Harâm üzerinde borç olduğu halde öldü. Bunun üzerine Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem’den alacaklılarına karşı, borcundan düşmeleri için istiâne ettim/yardım istedim.”[59]

Dört: “Gündüzün orucu için sahur yemeğinden, gecenin namazı için gündüz kaylûle uykusundan istiâne edin/yardım isteyin.”[60]

Beş: “Sizden biriniz, arkadaş bulunmayan bir yerdeyken, birşey kaybettiğinde veya bir yardım murâd ettiğinde, Ey Allah’ın kulları!.. Bana yardım edin, desin. Zîrâ Allah celle celâlühû‘nün göremediğimiz kulları vardır.” Bunu Taberânî rivâyet etmiş olup ravîleri sağlam bulunmuşlardır. Bununla beraber bazılarında zayıflık vardır. Şu kadar vardır ki, Yezîd İbnü Ali, Utbe’ye yetişmemiştir. (Senedi kesiktir.)[61]

Altı: “Hafaza dışında, yeryüzünde Allah celle celâlühû’nün düşen ağaç yapraklarını yazmakta olan melekleri vardır. O hâlde sizden birinize çorak bir yerde aksaklık (topallama) isabet ederse, Ey Allah’ın kulları!.. Bana yardım edin, desin!” Bunu Taberânî rivâyet etmiştir. Râvîleri sağlam kimselerdir. [62]

Altı: İmâm Buhârî’nin rivâyet ettiği şefaat hadîsinde Mü'minler, Kıyâmet gününde) Âdem aleyhisselâm'dan, sonra Mûsâ aleyhisselâm'dan, sonra da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den istiğase edecekler/şefaat yardımı isteyecekler.[63]

Yedi: Gene İmâm Buhârî’nin İbnü Abbas radıyallahu anhumâ dan yaptığı rivâyette, İmâm Buhârî rivâyet etti: İbnü Abbâs radıyellâhu anhümâ Hâcer kıssasında şunu anlattı: Ne zaman ki Hâcer ve çocuğu (İsmâil aleyhisselâm) susadılar, su aramak için koşmaya başladılar; Hâcer, bir ses işitti. Bir şahıs görmüyordu. Ona, Yanında bir ğavs (meded/yardım eli uzatma) varsa, yetiş imdâdıma!.. dedi.[64]

Sekiz: “Mazluma ğavs/medet edin.”[65]

Dokuz: “Ya Resûlellah! Bana ğavs/medet et.”[66]

On: “Çaresiz Mazluma ğavs/ medet etmeniz (müstesna)” [67]

Demek ki, Kur'an, Sünnet ve akıl ölçülerine göre mahlûktan yardım istenir. Sadece senden yardım isteriz âyetiyle yukarıda zikrettiğimiz âyet ve hadîsleri yan yana getirirsek anlarız ki yardım hakîkatte Allah celle celâlühû’dan istenir ve ondan gelir. Vâsıta olarak da (sebeb olmaları yoluyla mecazen) O’nun güç ve kudret verdiği ve yardımına müsâade edeceği kullardan istenebilir veya gelebilir. Yukarıdaki hadîsi de böyle anlarız.

------------------------------------------

Yedinci Şübhe

Resûlüllah Sallâhu Aleyhi ve Sellem’den Dünyada Şefâat İstenmez

---------------------------------------------     

İddiâ: “De ki, şefâatin tamamı Allah’a aittir,”[68] âyetine göre Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’den dünyada şefâat istenmez; bu bir şirktir.

Cevâb:

Bir: Ne Kitâb'ta ne de Sünnet'te, dünyada Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’den şefaat istemeyi yasaklayan hiçbir delîl yoktur. Aksine,

İki: O’ndan dünyada dünyâlık işler için şefâat edilmesi Kur’ân ve Sünnetle meşrû’dur ve hatta emredilmektedir. Allah celle celâlühû şöyle buyurdu: “Kim güzel bir şefâat ederse ondan nasîbi olur.”[69] Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selem de O’na bir hacet istemek için gelindiğinde şöyle buyurdu: “Şefâat edin ecir kazanın.”[70]

Üç: Dünyada Âhiret içün şefâat istenebileceği Tirmizî hadîsiyle sâbittir:[71]

Dört: O’ndan Âhiret’te şefâat istenebileceği de Buhârî hadîsiyle sâbittir:

“Mü'minler, (Kıyâmet gününde) Âdem aleyhisselâm'dan, sonra Mûsâ aleyhisselâm'dan, sonra da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'den istiğase edecekler/şefaat yardımı isteyecekler.”[72]

Beş: Getirilen “şefâatin tamamı Allah’a âittir” meâlindeki âyet, şu iddiâ içün delîl olarak ileri sürülebilecekse, Resûlüllah sallâllahu aleyhi ve sellem’den sâdece dünyâda dünyalık bir şefâat da istenemez. Halbuki yukarıda getirdiğimiz âyet ve hadîs bu iddiâyı çürütmektedir.

Altı: Yine getirilen âyet, şu iddiâ içün delîl olarak ileri sürülebilecekse, Âhirette de şefaat istenmez; arada hiçbir fark yoktur. Hâlbuki, O’ndan Âhirette şefâat isteneceği, şu iddiâ sâhiblerinin bir çoklarınca Buhâri rivâyeti sebebiyle inkâr edilememektedir.

Yedi: Nasıl Mülk sadece O’nundur[73] âyetiyle, Mülkü dilediğine verirsin[74] âyeti çelişmiyorsa, İzzetin tamamı Allah'a aittir[75] âyetiyle, İzzet, sadece Allah'a, Resûlü'ne ve mü'minlere aittir[76] âyeti, nasıl birbirine zıd değilse, aksine birbirlerini tefsîr ve îzâh ediyorlarsa, de ki, şefâatin tamamı Allah’a âittir[77] âyeti ile, Rahmân’ın yanında ahd edinenler (O'nun müsâade ettikleri) müstesna, onlar şefâate mâlik olmayacaklardır[78] âyeti de çelişmez.

Sekiz: Hem, Şefâat ne demektir?... Şefaat, kendine karşı cinâyet/günâh işlenmiş kimseden (burada Allah’dan) günahın affını istemek demek idi.[79]  Yani Allah celle celâlühû’nün, bir günahı affetmesi için, O’na benim hatırıma veya başka bir şey hatırına bunu affet diyerek aracı olmak idi... Hâşâ hangi yüksek makamdan şu suçlunun affını isteyecek? Evet, bazen sevdiği kulların zimmetinde olan bazı hakları onlara birtakım mükâfaatlar vermek karşılığında hak sâhiblerinin affetmesini isteyecektir:[80] Ancak bu, Şefâatin Şer'an gösterdiği bir ma'nâ değildir.

Dokuz: Gerçi Seyyid Şerîf Cürcânî’nin ta'rîfi, gâlib ve meşhûr olan günah affı içün olan şefâatin dışındaki, hesapsız cennete girmek ve cennette derece yükselmek gibi şefâatleri kapsamadığından eksik ise de, mes'ele değişmez. Zîrâ ma'nâ, şefâat, izin, müsâade ve kabûl bakımından Allah celle celâlü-hû’ya âiddir; O'nun katında bu talebi yapmak bakımından da bu yetkiyi verdiği kullara âittir, demektir. Her ne kadar mes’ele bu denli uzatmaya muhtâc olmayacak kadar -orta akıllı, vasat zekalı birazcık ilimli kimselere nisbetle- açık ise de iddiâ sâhibi olan muhâtabların seviyesini hesaba katmak, ifâde sanatının îcâbların-dan olmakla bir çoklarının kafasını şişirmek zorunda kaldık; affola...

---------------------------------------------

Sekizinci Şübhe

Hadîsde Benden İstiğâse Edilmez Denildiğine Göre Kuldan Yardım İstenmez

---------------------------------------------

İddiâ: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem şübhesiz benimle istiğase edilmez/benden medet istenmez. Ancak Allah celle celâlühû’dan medet istenir[81] buyurdu. O hâlde, başkasından yardım istenmez.

Cevâb: Buna bir çok şekilde cevâb verilebilirse de biz birkaçı ile iktifâ edeceğiz:

Bir: Bu hadîsin senedinde Abdullah İbnü Lehîa vardır ki, O'nda zayıflık vardır. Buhârî’de geçen, mü'minlerin Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’den istiğase edeceklerine ve Hz. Hacer’in kullardan istiğase ettiğine dâir hadîslerle boy ölçüşemez.[82] Üstelik Hadîsin Ahmed İbnü Hanbel ve Buhârî’nin (el-Edeb) rivâyetinin siyakı Heysemî’nin de dediği gibi değişiktir. “Bana istiğâse edilmez” değil, “benim içün ayağa kalkılmaz” şeklindedir.[83]

İki: Bundan da önce Kur'ân’daki taraftarlarından olan düşmanına karşı O’ndan (Mûsâ aleyhisselâm’dan) istiğase etti[84] âyetinin ifâde ettiği istiğâse meşrûluğunu hiçbir şekilde ortadan kaldıramaz.

Üç: Senedin râvîlerinden olan İbnü Lehîa’nın Hasenü'l-Hadîs/rivâyeti hasen bir râvî olduğunu kabûl edip hadîsi alsak bile, âyet ve sahîh hadîslerle onu te’vîl eder, mecâza yorarız; yardım istenecek olan hakîkatte Allah celle celâluhu’dur; kuldan ise ancak sebeb olarak yardım istenir, deriz.[85] O bakımdan hadîsde, dikkatlerin hakîkate çekilmesi veya Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in kendileri için tevâzu' ızhârı, muhâtâblar için de îmân takviyesi sebeb veya hikmetleri bulunabilir. Allah celle celâlühû en iyisini bilir.

---------------------------------------------

Dokuzuncu Şübhe

“Yüzü Suyu Hürmetine” İstemek Sünnette Yoktur ve Ebû Hanîfe’ye Göre Yasaktır

---------------------------------------------

Diyorlar ki, sâlihlerin yüzü suyu hürmetine Allah celle celâlühû’dan bir şey istenmez. Böyle duâ olmaz. Bu konuda, Hanefî âlimlerinden İbnü Ebî’l-İzz şöyle diyor: Kişinin, Allah’tan başkasını duâsının kabûlüne sebeb kılması ve onunla tevessülde bulunması câiz değildir… O şöyle demek ister, falanca sâlih kullarından olduğu için duâmı kabûl eyle. Onun Allah celle celâlühû’nun sâlih kulu oluşu ile berikinin duâsı arasında ne ilgi, ne bağlantı olabilir? Bu duâda taşkınlık yapmaktır. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: Rabbinize için için yalvararak düâ edin. O taşkınlık yapanları gerçekten sevmez.[86]

Cevâb:

Bir: İbnü Ebî’l-İzz (Ö:792), fıkıhta Hanefî ise de, akîdede, kendisi gibilerin ve câhillerin zannettiği gibi hakîkî ma'nâda Selefî değil, İbnü Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim’ın mukallidi, Mevlâya cisim isnâd etmeye meyilli, O’na mekân ve had ta'yîn eden, cehennem'in fâniliğine dâir olan Cehmiyye’nin inancını onca açık âyet ve hadîsleri isabetsiz te’vîllerle devre dışı bırakarak Ehl-i Sünnet’e âit bir görüşmüş gibi gösteren, hâsılı, kitâbını İbnü Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim’in şâz görüşleriyle dolduran, gerçekte Selef ve Selefîlik ile alâkası olmayan, büyük bir fıkıh ve hadîs âlimi olmasına rağmen, Ehl-i Sünnet’ten büyük ölçüde sapan, bir Hanefi’dir. Tahâvî Akâidine yazdığı şerh bu dediğimizin açık ve kesin delîlidir. Allah bizi ve O'nu affetsin. O, bir nevi, akîdede Mu’tezilî fıkıhta ise Hanefî olan Zemahşerî gibi bir Hanefî’dir. Böyle bir kişinin sözünün, Ehl-i Sünnet mü'minlerce -bilhassa Ehl-i Sünnet’çe suçlandıkları bir mes'elede- hiçbir ehemmiyeti yoktur.

İki: Üstelik, sözü edilen İbnü Ebî’l-İzz’in, sözlerinden makaslanan ve gizlenen kısımda iddiâ edilen şu bâtıl düşünceleri budayan çok mühim noktalar da var. O, isteyenlerin hakkı için Allah celle celâlühû’dan istenebileceğini kabûl ediyor.

Ahmed İbnü Hanbel, İbnü Mâce, İbnü Huzeyme, İbnü’s-Sünnî, Ebû Nüaym Fazl İbnü Dükeyn ve İbnü Menî’in Ebû Saîd-i Hudrî’den (r) rivâyet ettikleri, Bu yürüyüşüm ve senden isteyenlerin sendeki hakkıyla (veya hakkı için, veyahud da, hürmetine) senden istiyorum şeklindeki hadîsi, İbnü Ebî’l- İzz kitâbına alıyor; lâkin onu hevâsına göre te’vîl ediyor. O’na göre, falancanın hakkı için istenemez; fakat isteyenlerin hakkı için istenebilir; bu iki ifâdenin arasında fark vardır; isteyenlerin sende olan hakkı için demek, sen isteyenlerin duâsını kabûl edeceğini kabûllendin, ben de isteyenlerdenim; duâmı kabûl et demektir; ancak, Falancanın hakkı için istemek böyle değildir; zîrâ, her ne kadar Allah’ın sadık va’di sebebiyle, onun Allah celle celâlühû üzerinde hakkı varsa bile, o hak ile isteyenin düâsının kabûl edilmesi arasında bir münâsebet yoktur; çünki, bu halde sanki, falanca sâlih kullarındandır, duâmı kabûl et şeklinde söylenmiş olur. Hâsılı O, hadîsi böyle anlıyor. Tabiidir ki bu bâtıl te'vîli ile maskara duruma düşüyor. Zîrâ,

Üç: Hâkim ve Taberânî’nin Hz. Ömer radıllahu anhu'dan rivâyet ettikleri, Hakim’in el-Müstedrek’te[87] İmâm Sübkî’nin, Şifâu’s-Sıkam’da,[88] İmâm Süyû-tî’nin, El-Hasâisü’l-Kübra’da,[89]Kastallani’nin el-Mevâhib’de[90] sahîh olduğunu söylediği hadîste, Âdem aleyhisselâm(ın) günah işlediğinde, ‘Rabbim! Senden Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem hakkı için, beni affetmeni istiyorum’ dediği haber verilmektedir. Yani, Âdem aleyhisselâm, falancanın hakkı için/hürmetine tevbesinin kabûlünu istiyor. Bid’at ehli bu rivâyetin sâbit olmadığını iddiâ ediyorlarsa da ne ilmî ne de aklî hiçbir delîl getiremiyorlar. Nitekim biz bunu önceki sayılarımızda neşredilen Tevessül’ün Şer’î Delîlleri başlıklı makalemizde geniş olarak ortaya koymuş ve isbât etmiştik.

Dört: Şimdi, Âdem aleyhisse-lâm ve Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem’e i’tirâz edip, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in sâlihliği ile Âdem aleyhisselâm’ın duâsının kabûl edilmesinin ne alâkası var, diyeceğiz; öyle mi? Sübhanallah!... Hevâ, kör, sağır, rezil ve maskara ediyor…

Beş: Bu hadîsteki mühim noktaların, ikisinden birincisi, birinin hakkı için Allah celle celâlü-hû’dan bir şeyler istenilebileceği, ikincisi de, falancanın hakkı için sözündeki hakk kelimesinin ne ma'nâ ifâde ettiği? noktalarıdır..

Altı: Önceden ayrı bir başlık altında da söylediğimiz gibi, Hanefi fıkıh kitâblarının hemen hemen hepsinin Kerahiyye ve İstihsan yahut Hazar ve İbâhe bahislerinde falancanın veya falan şeyin hakkı için, Allah’tan bir şeyler istemenin Ebû Hanîfe rahmetüllâhi aleyh’e göre mekrûh olduğu geçmektedir.

Yedi: Lâkin, Hanefî âlimlerinden ve muhaddislerinden İmâm Aliyyu’l-Kari, bu mekrûhluğun hakk sözüne vâciblik (mecbûri-yet) ma'nâsı yüklendiği takdîrde olacağını, zîrâ vâciblik veya mecbûriyyet ma'nâsında kimsenin Allah celle celâlühû üzerinde hakkı olmadığını, ancak hürmet ve ta’zım ma'nâsında kullanıldığı zaman bunun tevessül babından olacağını, Allah celle celâlühû nun, Ona varmaya vesîle arayın, buyurduğunu ve bunu el-Hısnu’l-Hasîn’de de yazdığına göre duânın âdâbından kabûl edildiğini ve bu husûsta (yukarıdaki) hadîsin geldiğini, söylüyor.[91]

Sekiz: Yine, Hanefi âlimlerinden İbnü Âbidîn, Reddü’l-Muhtar’ında, bunu, O’ndan kabûllenerek naklediyor.[92]

Dokuz: Bunlardan da önce, Falancanın hakkı için ifâdesinin hürmetine demek olduğunu, vâciblik demek olmadığını ve bunun hadîslerle sâbit olduğunu, bu ifâdeyi câiz görmeyenlerin vâcibliğe mecbûriyet ma’nâsı yüklediğini, ama burada ma'nânın bu olmadığını daha önceleri İmâm Sübkî de söylemiştir.[93]

On: Bu husûsta Âlûsî’nin İbnü Teymiyye’yi kör bir şekilde taklîd etmesi, hadîslerin karşısında bir şey ifâde etmeyen ayak sürçmesinden ibâret olup imâmımızın sözünü anlamadığını göstermektedir. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre Ebû Hanîfe bu sözünü bir şeylerin Allah’a vâcib olduğunu iddiâ eden Mu’tezile’nin şu batılının önünü kesmek için, Sedd-i zerîa kabîlinden söylemiştir. Bu gün ise henüz böyle bir tehlike yoktur. Mu’tezile yeniden hortlatılır ve buna benzer tehlikeler yine ortaya çıkarsa avam içün yine böyle bir yola gidilebilir. Ama işi bilerek ve Sünnet çerçevesinde yapanları şirkle suçlamak terbiyesizliğine saplanmadan.

    Demek ki, Falancanın hürmetine, demek câiz değildir, sözü mutlak olarak ve sınırsız söylenirse, boş gürültü olur… Şu iddiânın sâhiblerinin bu husûsta hiçbir delîli yoktur. Aksine bu, düânın âdâbından olup, sünnet veya müstehabdır. Ulemânın küçük bir kısmı tarafından, belli şart ve kayıtlarla sınırlı olarak, en çok mekrûh olduğu söylenen, ama başka yönleriyle mahzûrlu olmayan, hattâ sünnet bile olan bir mes’eleye şirktir damgasını vurmak herhâlde çağdaş mukavva muctehidliğin alâmet-i fârıkalarından olmalıdır.

    On Bir: Evet, Allah celle celâlühû duâda taşkınlık yapılmasını sevmez. Bu doğru; amma falancanın hürmetine, Allah celle celâlühû’dan istemenin taşkınlık olduğunu kim söyledi? Bu ne âyette var, ne de hadîsde söylenmedi. Olsa olsa bu bir şeytan vahyidir. Dolayısıyla böyle bir düâyı âyetin çerçevesine sokmak en azından Allah celle celâlühû’ya yapılan bir iftirâdır.

---------------------------------------------

Netîce

---------------------------------------------

    Tevessül ve tevessül ma'nâ-sındaki ifâdeleri kullanarak, Es-mâ-i Hüsnâ ile, kişinin kendi sâlih ameliyle, başka sâlih kimselerin sâlih amelleri ile, sâlihlerin duâsı ile, sâlih kişilerin zâtlarıyla, hürmetine, hâtırı-na, Allahın yanındaki makamları ile, Allahın katındaki rütbeleri ile, Allah celle celâlühû’ya tevessül etmek, dince câiz, hattâ Sünnettir. Bunu tamamıyla inkâr etmek küfür, bir kısmını budamaksa, sapıklık ve bid'atçılıktır. Câhillikle işi rayından çıkarmak ise elbette kötü bir iştir. Hele sebebi müsebbib'in/onu sebeb eden Allah'ın yerini koymak ise, tabiî ki bir açık şirktir; Allah'ın yerini koymak değilse gizli şirktir. Lâkin, ‘lâ fâile illâ Hû/Allah'dan başka hiçbir (gerçek) fâil yoktur’ sözünün ve inancının sahibi olan Tasavvuf ve Tarîkat erbâbı bundan herkesden daha fazla uzaktır. Kimse yavuz hırsız hesâbı kendi vasfını onlarda görüp göstermeğe kalkışmasın. Hele, dünyasını putlaştıranların, sebebler âleminin utanmaz âbidlerinin bu nezîh topluluğu husûsan ziyâdesiyle hassâs oldukları şu mes'elede karalamaya hiç mi hiç hakkları yoktur.

    Doğruları yanlış hâle sokanların vebâli ise, onları doğru bir şekilde işleyenlere değil, kendilerine âiddir…

[1] Cin:18

[2] Ahkaf:5

[3] Yûnus:106

[4]  Fatır:13-14

[5]  Şuarâ: 213

[6] [Ahmed İbnü Hanbel, İbnü Ebî Şeybe, Buhârî (el-Edebu'l-Müfred), Ebû Dâvûd, Tirmîzî, İbnü Mâce, İbnü Hibbân, Hâkim, Numan İbnü Beşîr radıyallâhu anhu’dan sahîh isnâdlarla], Et-Teysîr: 2/11   

[7] [Tirmîzî, Enes radıyallahu anhu’dan, Ğarîb olarak. İsnâdında İbnü Lehîa vardır. (Şu halde hadîs Hasen Ğarîb bir hadîsdir)], Et-Teysîr: 2/11

[8] Ankebût: 61, 63

[9] Lukmân: 25

[10] Süyûtî, Mu’terekü’l-Akrân, 2/175

[11] Yûnus: 106

[12] Bakara: 23

[13] Ğâfir: 60

[14] Yûnus: 10

[15] İsrâ: 52

[16] Nûr: 63

[17] Yûnus:106

[18] Bakara: 23

[19] Ğâfir: 60

[20] Yûnus: 10

[21] İsrâ: 52

[22] Nûr: 63

[23] Ebû’l-Bekâ, Külliyât: 447

[24] Râğıb El-İsfehâni, el-Müfredât: 169-170

[25] Buna göre, duâ cinsinden ne varsa, bütün nevi ve fertleriyle

[26] Ama, Allah celle celâluhû’dan başkasına yapılan bazı ibâdetlere, duâdır denilebilir.

[27] El-Fecru's-Sâdık(52-53)'den istifade ile.

[28] Zümer: 3

[29] Cin: 18

[30] Ra'd: 15

[31] Ra'd:15

[32]  İnfitâr:17-18-19

[33] Hattâ dünyada, sadece din gününde değil. Buradaki ifade bunun böyle olduğunun, dünyada her ne kadar çok kimselerce bilinip kabul edilmese bile Âhiret'te herkesçe kabul edileceğini de anlatıyor.

[34] [Allâme Şevkanî, ed-Dürrü’n-Nadîd], Seyyid Alevî Maliki, Mefâhim 138-139-140’dan hulasa olarak. Sonra, burayı, Ed-Dürru’n-Nadîd’in kendisinde okuduk: (Er-Resâilü’s-Selefiyye: 147-150)

[35] [Mecmûatü’l-Muellefât üçüncü kısım sh: 68. İmâm Muhammed İbnü’s-Suûd Üniversitesi neşriyâtı)], Seyyid Muhammed Alevî Mâlikî, Mefâhîm: 140-141

[36]   Yeni başlanılan, öncesi ile atıf irtibâtı olmayan cümle. Beyan âlimlerine göre de önceki cümleden hâsıl olan mukadder bir suâlin cevâbı makamında olan cümle. İbnü Hişâm’ın Muğnî’l-Lebîb’ine bakılabilir. (2: 42)

[37] Allame muhaddis, müfessir ve fakih kadı Muhammed Senâullâh el-Mazharî, Tefsîru’l- Mazharî, 1:9 (O burada şöyle diyor: Beyânün li’l-maûneti’l-matlûbeti), Kevserî, Makâlât: 396

[38]  Teftâzânî, Mutavvel:300 (Bosnevî el-Hâcc Muharrem efendi matbaası)

[39] Siyâlkûtî, ale’l-Mutavvel:349-350

[40] Kasas:56

[41] Şûrâ:52

[42] [Buhârî (3976), Müslim (2875)], Ehvâlü’l-Kubûr (Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî):132

[43] [Ahmed (3:126,234), Buhârî (1338, 1374) ve Müslim (2870), Ebû Dâvûd (3231) Enes’ten radıyallahu anhu'dan. Benzeri Yine Buhârî ve Müslim tarafından Esmâ radıyallahu anha’dan], Ehvâlü’l-Kubûr (Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî):22-23

[44]  [Buhârî, Cenâiz: 53, Ebû  Said-i Hudrî radıyallâhu anhu’dan],Mu’cem: 5/373

[45]  Es-Sübkî, Şifau’s-Sıkam: 168

[46] “Şübhesiz sen ölülere işittiremeyeceksin” (Neml:80) ve “sen kabirdekilere işittirici değilsin” (Fâtır:22)

[47]     Eğer, “hakîkat manasına mani bir karîne olmadan mecâza nasıl gidilebilir?” denilecek olursa, “onlar şu anda işitiyorlar” şeklindeki müttefekun aleyh hadîsden daha büyük hangi karîne aranıyor?” şeklinde cevâb verilir.

[48]       [Zürkânî, “ bu rivâyet yani Yûnûs İbnü Bükeyr’in ceyyid senedli rivâyeti sahihse, Süyûti’nin de dediği gibi Âişe radıyallâhu anha vâlidemiz sanki kıssayı rivâyet eden Sahabîleri görünce inkârından döndü; çünki O hâdisede bulunmamıştı” dedi. (Şerhu’l-Mevâhib:1/434)],

[49]  Buna göre rivâyeti Mürsel olmuş oluyor. Sahâbe’nin irsâli ise (küçuk bir şâz topluluk dışında) Mürsel’i kabûl etmeyenlerce de makbûldür. Kaldı ki bu irsâl Sahâbe’den olmakla haydi haydi makbûldür.

[50]  [Tirmizî, Cenâiz:60], Mu’cem:139

[51]  Bu hadis Kastalânî bunu Ahmed İbnü Hanbel’in de Hasen bir isnâd ile rivayet ettiğini söylemiş (Şerhu Mevâ-hib:1/434) ve İmam Sindî bunu ondan aynen nakletmiştir. Lakin uzun aramalara rağmen bu Müsned’de bulunamamıştır. Başka bir eserinde rivayet edip edilmediği araştırılsın.

[52] Muhaddis ve Fakîh Muhammed Âbid es-Sindî, Tevessül: 44-45

[53] [Ebû Ya’lâ, İbnü Mes’ûd radıyellâhu anhu’dan. Zayıf bir senedle.], El-Metâlibu’l-Âliyye ve dipnotu: (3/262),

    Kezâ, [Bezzâr, İbnü Mes’ûd radıyellâhu anhu’dan, birisi kopuk ve içinde Zayıf bir râvî bulunan, diğeri de muttasıl/bitişik ve Hasen olan iki isnâdla.], Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid: (10/99)  Rivâyetlerden Ebû Ya’lâ’nın rivâyet zayıf, Bezzâr’ın iki rivâyetinden biri Zayıf diğeri de Hasen’dir. Hâsılı, hadîs mu’teber bir rivâyetle gelmiştir.

[54]  Âli-İmran: 49

[55] Yani Süleyman aleyhisselâm onlardan Yemen Melikesi Belkıs’ın büyük tahtını Yemen’den Şam’a olağanüstü bir yolla getirmelerini istiyor.

[56]   Neml: 38, 39, 40

[57] [Tirmizi Kiyâme:45-59. Ahmed İbnü Hanbel:1/ 293-303-307], Mu’cem

[58] [Müslim, Zikir: 37-38, Ebû Dâvûd,  Edeb:60, Tirmizi, Hudûd 3, Kurân 10, İbnü Mace, Mukaddime: 17, Ahmed İbnü Hanbel: 2/ 252-296-500-514], Mu’cem

[59]  Buhârî, (2127)

[60]  [İbnü Mâce, Hâkimi, Taberânî, Beyhakî, İbnü Abbas radıyallahu anhumâ’dan.], Et-Teysîr:1/147

[61] Mefâhim: 152

[62] Mefâhîm: 153

[63] [Buhârî, Sahîh: Zekât, 52], Mu’cem: 21

[64] [Buhârî, Enbiyâ, 9], Mu’cem:5/21

[65] Ahmed İbnü Hanbel, 4/291.

[66] Buhârî, Cihâd:189, Müslim, İmâret:24

[67] Ebû Dâvûd, Edeb:13 H:4817.

[68]  Zümer: 44

[69]  Nisâ:85

[70] [Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî,  Nesâî, Ebû Mûsâ radıyallahu anhu’dan], Et-Teysîr:1/158

[71]  [Tirmizi, Kıyame 9],Mu’cem.

[72] Yukarıda geçti: [Buhârî, Sahîh: Zekât, 52]; Mu’cem:21

[73]  Teğâbun: 1

[74]  Âlü İmrân: 26

[75]  Fâtır:10

[76]  Münâfikûn: 8

[77]  Zümer: 44

[78]  Meryem: 87

[79]  Seyyid Şerîf Cürcânî, Ta’rîfât: 68

[80] Abdullâh İbnü Ahmed İbni Hanbel, Zevaidü’l-Müsned, Abbâs İbnü Mirdâs Es-Sülemî’den, Beyhekî, Şuabu’l-Îmân (İlmiyye) 1/ 304-305 H: 346.

  Beyhakî bu rivayetin birçok şahidlerinin olduğunu söylemektedir.

[81] Taberâni. Heysemî şöyle demiştir: Ricali, İbnü Lehîa hariç Sahih’in ricalidir ki İbnü Lehîa rivayeti hasen olan bir ravidir. Bunu Ahmed İbnü Hanbel başka bir siyak ile rivayet etmiştir ki o, el-Edeb’de Kıyâm Babı’ndadır. (Mecma-ü’z-Zevâid:10/159)

[82]  Bunlar önceden geçmişti.

[83]  Ebu Bekir dedi ki: Kalkın şu münafıktan Allah Resülünden İstiğâse edelim, Resülüllah da bunu üzerine “benim için ayağa kalkılmaz. Sadece ve sadece Allah için ayağa kalkılır” Ahmed İbnü Hanbel, Ubâde İbnü’s-Sâmit’den Tabarânî’nin rivayeti ile bu rivayet aynı olup görüldüğü gibi aralarında ıztırab vardır. Birisinde “Bana istiğâse edilmez”, diğerinde de “Benim için ayağa kalkılmaz” denilmektedir ki aralarında büyük fark vardır.

[84]  Kasas:15

[85]  Zîrâ Hanefi usulcülerden İbnü Hümâm, İbnü Emiru’l-Hâcc ve Leknevî gibilere göre te'lîf tercîhden önce gelir.

[86]  A’râf: 7/55

[87] Hakim, el-Müstedrek:2/615

[88] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikam:134/135

[89] İmâm Süyûtî, El-Hasâisü’l-Kübrâ:1/17-

[90] Kastallani, el-Mevâhib:1/62

[91] Aliyyu’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-İnâye: 3/30

[92] İbnü Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr: 5/540

[93] İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm:138

Bookmaker betfair Bonus review by ArtBetting.co.uk

Bookmaker bet365 review by ArtBetting.co.uk

Germany bookmaker b.artbetting.de review by ArtBetting.de

Bookmaker Greece BET365 review by ArtBetting.gr

Back to top